Medeniyet Şehirleri

1001 Gece Bağdat

0

Şehrazat kellesini bu gece de kurtarmak için ne anlatacağını düşünürken aklına çok renkli ve her semti ayrı güzel, her köşesi ayrı ayrı gizemli hikayelerle dolu Bağdat şehri geliyor, “Hadi bugün de güzel ve eğlenceli bir hikaye anlatayım.” diyor ve söze başlıyor.

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok uzakta bir şehir varmış. Adı Bağdat’mış. Yemyeşil toprağı meşhurmuş, hele de ortasından geçen Dicle Nehri varmış, etrafındaki bağlar bostanlar gerdan gibi etrafını sarmış, ha bir de bu şehre 4 kapıdan giriliyormuş. Bu kapılardan ilki Bâb’ul-Muazzam kapısıymış. Bu kapıdan girince yolun sonu Ebu Hanife El-Numan Hazretleri‘nin mezarına ulaşırmış.

Hz. Ebu Hanife Bin Sabit Bin Merzuban El Kuffi; 699-767 yılları arasında yaşamış, o dönemin en büyük fıkıh ve İslam alimiymiş. İlk 4 imamdan birisiymiş ve Hanefi mezhebinin kurucusuymuş. İlmiyle ve güzel ahlakıyla meşhurmuş. İmam Şafi Hazretleri, Ebu Hanife hakkında şöyle buyurmuş: “Her kim fıkıh öğrenmek istiyorsa Ebu Hanife’den  öğrensin.” Hatta sahabeden Enes bin Malik (r.a.) kendisinden ders almış. Hz. İmam’ın en belirgin özelliği Kur’an-ı Kerim, sünnet, icmaa, ölçü, ihtihsan ilimlerinde ve örf ve gelenek konusunda çok bilgili olmasıymış.

İmam Ebu Hanife daha çocuk yaşlarındayken ilme ve araştırmaya meraklıymış, ilim meclislerinden hiç ayrılmazmış. Din, bilim ve fıkıh münazaralarına katılıp ilmi, bilgisi ve ikna kabiliyetiyle karşı münazırlarına üstün gelirmiş. Bu kadar ilim ve fıkıh içinde babası gibi ticaretle uğraşırmış. Hocası Hammat bin Ebu Süleyman vefat ettikten sonra Kuffe Mescidi’nde din ve fetva dersleri vermeye başlamış. Hayatında iki defa büyük sorunlar yaşamış. Bu sorunlardan birisi Emevi Devleti’nin döneminde Kuffe Valisi Yezid bin Ammar’ın emrinde çalışmayı reddetmesi ki bunun neticesinde darp edilip hapse gönderilmiş, ikincisi ise Abbasi Devleti döneminde Kâdı’l-Kudât (Kadıların Kadısı) mevkiini reddetmesi ki bunun da neticesinde yine uzun yıllar hapse mahkum edilmiş olup son nefesini Abbasi zindanlarında vermiş ve Azamiye semtine defnedilmiştir.

Azamiye, Bağdat’ın en büyük semtlerinden birisidir ve bu adı Osmanlı döneminde, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Âzam sıfatına izâfetle almıştır. İki köprü arasında kalıyor, ortasında haziresi ve bir camii bulunuyor, etrafı Abbasiler, İlhanlılar, Celayirler ve Osmanlı devirlerinden kalma evler ve tarihi eserlerle dolu olan Azamiye’de müze, milli kütüphane, Irak’ın en büyük hastanesi, tarihi at meydanı, Savunma Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Diyanet İşleri Bakanlığı bulunuyor. Bunların dışında Muradiye Camii, Özbek Camii, Bağdat Üniversitesi Azamiye semtindedir.

Dini münasebetlerde Azamiye semti  Bağdat’ın en şenlikli ve eğlenceli semti haline geliyor, özellikle bayramlarda ve ramazanlarda her evin kapısının önünde güllap (gül-âb/gül suyu) doldurdukları güldanları gelen misafirlerin başına serpiyorlar ve lokum ikram ediyorlar. Mutlaka çiçek, bir tepsi dolusu kurabiye, lavaş ve yeşillikleri gelen giden misafirlere ikram ediyorlar. Caminin içinden dua sesleri ve avlusundan çocuk sesleri hiç eksik olmuyor. Bir de renk renk mahyalar asılıyor. Gelenlere “hoşgeldin” gidenlere de “tekrar bekleriz” diyerek misafirlerini ağırlıyorlar.

Sabahlara kadar süren bu güzellikleri anlatmaya devam ederken bir de bakıyorum ki Şehreyar gözlerini kapatıp uyuyuvermiş.

Âlim ve Câhil

Önceki içerik

Öz Hakiki Koç

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv