Kültürel

Kayıp Coğrafyanın İzinde

0

“İslam, hayatın her alanını kuşatan, her konuda mutlaka kendi alternatif önerilerini sunan, mensuplarından da buna uygun eylemler talep eden bir dindir. Camisiz, cemaatsiz, ezansız, namazsız, tesettürsüz bir toplum, İslam’ı artık yaşayamıyor demektir.”

Yazarı tarafından Doğu Türkistan Seyahatnamesi olarak adlandırılan eser aynı zamanda bir gazeteci ve ilahiyatçı olan Taha Kılınç’ın birçok insanın cesaret edemeyeceği bir yolculuğa, hiç beklemediği anda çıkmasıyla başlıyor.

Kitap basit bir seyahatname olmanın çok daha ötesinde yazarın tarihi, kültürel, dini bilgileriyle de harmanlanmış. Çin’in siyasi, coğrafi yapısını da içine alarak bizlere kapsamlı bir bilgi hazinesi sunuyor. Doğu Türkistan Müslümanlarının İslam’la tanışmalarından itibaren günümüze kadar yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Yazar tüm bunları hissettikleriyle birlikte bize aktarıyor, öyle ki bir süre sonra onunla beraber korku ve heyecanla karışık hislerle Uygur sokaklarını adımlamaya başlıyorsunuz.

Yazarın bizi bu şekilde gezisinin içine çekiverişi de boşuna değil. Kendisi bu yolculuğa çıkmadan önce haftalarca yoğun araştırmalar yapıyor. Hatta öyle bir hale geliyor ki artık Doğu Türkistan sokakları rüyalarına giriyor. Bu meşakkatli ve gerçekten cesaret isteyen yolculuk yaklaşık 8 gün sürüyor.
Taha Kılınç; Filistin, Suriye gibi zulüm altındaki birçok coğrafyaya şahitlik etmiş bunları da yazılarıyla bize ulaştırmış çok kıymetli bir isim olduğundan onun gözünden Doğu Türkistan’ı dinlemek okuyucuyu heyecanlandırırken aynı zamanda bütüncül bir bakış açısı sunuyor.

Kitabın başından itibaren bu coğrafyaya ne kadar uzak kaldığımızı bu toprakların yazarın da dediği gibi “Kayıp” bir coğrafya haline gelişini iliklerime kadar hissettim. Sosyal medyadan duyduklarımızın çok daha ötesinde olan bu acı gerçekler beni derinden etkiledi.
Gezinin havaalanındaki uzun sorgulamalarla başlayan gergin anları, Çin polisinin kaba tutumları ve seyahatleri boyunca onları izlemeleriyle devam ediyor. Bu kısa sürede bile üzerlerinde hissettikleri baskıyı görünce yıllardır buna maruz kalan Uygur Türklerinin halinin ne kadar zor olduğunu düşündürüyor.

Yazar, yol arkadaşı Hulusi Bey ile Gulca’dan başlayarak Kaşgar, Yarkent, Hoten, Urumçi ve Turfan’ı ziyaret ediyor. Kaşgar gibi yıllarca İslam medeniyetinde derin izler bırakmış onlarca alim yetiştirmiş İslam beldesinden geriye sadece turistik bir şehir kalması onu derinden etkiliyor. Medyada camilerin açık olup Uygurların özgürce dinlerini yaşayabiliyor gibi gösterilmesinin de koca bir yalandan ibaret olduğunu, birçok cami kapısındaki kilitle ya da onları içeri almayan görevlilerle görmüş oluyorlar.
Çin yönetiminin buradaki Uygur Türklerine yaptıkları belki de bir topluma fiziki anlamda savaş açmaktan daha acı verici. Çünkü bu insanlar özlerinden, kültürlerinden, dinlerinden uzaklaştırılarak yıllar içinde yavaş yavaş yok ediliyorlar. Sadece Müslüman oldukları için ‘radikal’ olarak tanımlanıyor, hayatlarının her alanı kontrol altına alınarak onları bu değerlerden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Bu kadar da olamaz herhalde dediğim her bölümde yeni bir vicdansızlıkla karşılaştım. Okurken bu kadar zorlandığımız durumlara birilerinin –kardeşlerimizin- bizzat maruz kalıyor olması dayanılır gibi değil.

Asimile edilmek istenen birçok toplumda olduğu gibi önce kadınların tesettürleri, erkeklerin sakalları yasaklanıyor. Uygur Türklerinin evlerine zorla yerleştirilen Çinli askerler, çocukları sorguya çekerek ebeveynlerinin dini bir uygulama yapıp yapmadığını öğreniyor. Kurallardan herhangi birinin ihlali büyük suç kabul edildiği için de özellikle erkekler hemen ‘Eğitim Kamplarına’ alınıyor. Bununla da kalmıyor Uygurlardan içlerinden birbirini namaz kılıyor veya dini sohbete katılıyor diye ihbar edenlere özel maaşlar verilerek aralarında düşmanlık oluşturuluyor. Bu da onlara karşı Türklerin birleşip ayaklanmasının bir nevi önüne geçiyor. Zaten onlar için her Uygur Türkü ‘potansiyel bir terörist adayı’.

“Çin her yeri kameralarla izliyor, ama kalplerin tenha köşelerinde kameraların
giremediği yerler de var.”

Seyahatnameden öğrendiğimize göre Çinliler içlerindeki baskın korku sebebiyle Uygur pilavcılarının bıçaklarını bile ancak zincire bağlı şekilde kullanmalarına müsaade ediliyor. Her kesici alet QR kodlarla kimlik kartlarına tanımlanıyor. Sokaklarındaki onlarca kamera ve dinleme cihazlarıyla denetleniyorlar. Kısacası tüm yaşam alanları Çin’in kontrolü altında.

Yazarın zorlu bir sorgulama sürecini de atlatarak ülkesine dönebilmesi, Çin’in yayınlanmasına karşı çıkmasına rağmen bu eserin bize ulaşması ve oradaki zulmün belgelenmiş olması ise bütün üzüntümüze rağmen ümit verici.
Seyahatinin nihayetinde sağ salim İstanbul’a dönen yazar tam ümitsizliğe kapılacağımız sırada bizlere, ne Çin Devleti’nin ne Siyonist İsrail’in baki bir güç olmadığını hatırlatıyor. Allah’ın bu davayı asla yalnız bırakmayacağının farkında olmamız gerekiyor. Zira normalde Taha Kılınç gibi bir gazetecinin yakalanmadan ülkesine dönebilmesi kulağa çok tuhaf geliyor. İsmi arama motoruna yazılsa saniyeler içinde gazeteci kimliği deşifre olacakken onun Yasin Suresi’nin 9. ayetini devamlı okuduğunu ve Allah’ın zalimlerin gözüne perde çektiğini görüyoruz.

Bu eser en azından kardeşlerimizin nelerle mücadele ettiğini görmemiz, bir vücudun azaları gibi olması gereken bizlerin bu acıyı hissedebilmesi açısından büyük önem taşıyor.

Yıllar içinde neler değişir, bu zulüm ne zaman biter bilmiyoruz ama kıyamete kadar zalimin ve mazlumun olacağını burada önemli olanın bizim durmaya çalıştığımız taraf olduğunu biliyoruz.

Zehra Baran

Misafir
Hatırlı Hayat Bilgisi... Instagram : https://www.instagram.com/sumbulsokaktasiniz/

Uzak Kalmak Yetiyor

Önceki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir