Edebi-Tarihi

Metronom

0

Uyandım. Uyanmalı mıydım? Yoksa uyanmamalı mıydım? Bugün Pazartesi. Ya da öyle olmalı. Kimliğimi soruyorlar. Peki kimliğim nerede? Günlerden hangi gün?

Zaten insan başka hangi gün komaya girer ki? Cumartesi girilmez. Çünkü resmî tatil. Borsa tatil. Altın kuru stabil. Elinden gelse ATM’ler bile işlemez.

Tavana baktım. İnsan ne zaman hayatı sorguya çekse otomatik ödeme talimatı devreye tavanı sokuyordu. Google daha annesinin beşiğinde bile yokken arama moturumuz tavanlardan başkası değildi elbet.

“Bir ihtimalin daha olsaydı, olduğun yerde olmak ister miydin?” sorusu ayağıma çelme takmıştı.  Zihnimde dalgalanan soru bedenimde yankılandı.

Burada olmasaydım bu kadar felsefi kuramlarla bakamazdım hayata. Kendimi eleştiremezdim.

Nedendir bilmem, kokulara olan hassasiyetim arttı. Bulunduğum yerin garip kokusu genzimi yakıyor. Hastane, kolonya ve “Ben buraya nasıl düştüm?” sorusu çelişkilerden kompozisyon yazdırıyordu.

Nefes almaya çalıştıkça fişi çekilmiş modem gibi kala kalıyordum. Wi-Fi çekmiyor sanki. Nefes alışverişlerim de mi 5G’ye geçmişti yoksa? Bilemedim.

Yatağın başında duran metronomla birbirimizi süzüyorduk. Bir hastanın başına kim metronom koyar ki? Hangi aklın işi bu?

Oynak ibresine hafifçe dokundum. Zalim milim oynamıyordu. Çam sakızıyla mı sabitlemişler anlamadım. O bile benden davacıydı sanki. Zamana borcum mu vardı da benimle çalışmak istemiyordu. Kestiremedim.

“Mahkemede sessizlik!” diye bağırdı biri.

Koridorlarda yankılanan ayak sesleri birilerinin geldiğini haber veriyordu. Anahtar deliğinde oynaşan anahtartlar geleni haber veriyordu. Kapı açıldı. içeri bir adam girdi. Doktora gibiydi ama estetik açıdan senaryonun yardımcı oyuncusuna benziyordu.

Bana baktı. Ben ona baktım. Tanışmıyorduk.

İkimiz de “Sen kimsin?” sorusunun resmi muhatabıydık. Ama kimse bir adım atıp da o malum soruyu sormuyordu. Bakışmalarımız uzun reklam kuşağına kadar devam etti.

Gizemli adam sessizliği bozmaya karar vermişti.

“Kim olmak istersin?”

Bu soru beklenmedik bir soruydu. Birbiriyle yeni tanışanlar bilindiği üzere kendini tanıtıp ya siz diye devam ettirirdi konuşmayı.

Gizemli herif dağdan bayırdan aşağı yuvarlamış gibi bir soru sordu.

“Düşünmeme müsaade var mı?”

Saatine baktı.

“Atış serbest.” dedi.

Bir an düşündüm. Zihnimde oluşan imara açılmamış bomboş bir arazi olduğunu fark ettim. Tapusu bende olan bir sürü boş arazi.

Sonra hayatımda ilk defa kendime hakikaten bakmadığımı gördüm. Bakmakla görmek arasında ki o uçsuz uçurumun varlığında boşluğa düşmüştüm.

Eğer bulunduğum yerde olmasaydım bu soruya “iyi biri” ucu açık kaçamak bir cevabı yapıştırırdım. Ama bulunduğum noktada “iyi biri” olmak dolgun bir CV istiyordu.

İçimi kemirmeye başlayan bir soruyla karşı karşıyayım.

Ya “iyi biri olmak için ne yaptın?” sorusunu sorarsa…

“Cumartesi olmak isterdim.” dedim. Ona fırsat vermeden.

“En azından kimse benden bir şey beklemezdi. Hem cumartesi keyfe keder yaşama potansiyeli olan bir gün.”

Etrafımı bir anda sesler kuşattı. Kaçmam gerektiğini düşünüyordum. Trajediye komedi yüklemesi yapılıyordu. Gider ayak çene suyuna çorba içiyorum galiba.

Avucumu açtım.

Buraya bir kuş konmuş.

Biri saymış.

Biri söylemiş.

Biri “Yükle” diye bağırmış.

Biri nefesimin kesildiğini haykırmış.

Bir abdest almalıyım. Bir de aklıma gelmişken;

“Gerçekten ölüyorsam, umarım asgarisini takla attırdığım borçlarımı yüce gönüllü birisi öder.”

Dostoyevski komaya girdi.

Tarkovski yıkadı.

Tolstoy uğurladı.

Bruce Lee duasını okudu.

Yayın kanalları da trajı yüksekten ana haberlerde yayınladı.

Rukiye Ersoy
Her şey hikayeyken bizde kendi hikayemizin peşine düşmüş bir yolcuyuz.

Muhip Kime Denir?

Önceki içerik

Uzak Kalmak Yetiyor

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir