Edebi-Tarihi

Güneş Doğar Batmak İçin

2

Güneş Doğar Batmak İçin Âdem Doğar Ölmek İçin

Hazret-i Mevlânâ, hüneri sadece bu dünyada işe yarar olmasından ötürü dünyaya âşık olan Calinus’un, bu dünyaya aşkını dile getirdiği beyitlerin devamında, bu gibi kimselerin hâlini anne karnındaki cenine benzeterek şöyle buyurur:

“Bu gibi kimselerin hâli, kerem-i ilahî dışarıya çekerken, geriye ve anasının karnına doğru kaçan ceninin hâline benzer. Rabbanî lütuf, onun yüzünü çıkılacak tarafa çevirir, o ise anasının arkasına doğru kaçar. ‘Eğer bu şehirden ve bu yurttan ayrılırsam, acaba bu makamı bir daha görebilir miyim? Çıkacağım o havası ağır şehirde bir kapı olsaydı da, oradan şimdi bulunduğum rahme bakabilseydim. İğne gözü kadar bir delik bulunsaydı da onun dışarısından rahim görünseydi.’ [der]. Calinus gibi hakikate namahrem olduğu için, o cenin de rahmin dışında geniş bir âlem bulunduğundan gafildir. Cenin bilmez ki, rahimdeki yaşlıklar da, dışarıdaki âlemin feyzi iledir. Dünyadaki dört unsur da, kendilerine lâmekân âleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler…” (Mesnevî-i Manevî, Tahiru’l-Mevlevi tercümesi)

Velhasıl, dünya dedikleri anne karnı gibiymiş. Hepimiz bir plasentanın içinde ebemiz Azrail’i bekleyen karın kardeşleriyiz bir nevi. Anne karnında rahattık, daha iyisi yok sanıyorduk, istemezdik oradan ayrılmayı. Ebe yardımıyla bu dünyaya doğduk. Kâh neşeli kâh hüzünlü öyle böyle geçiyor zaman. Doğum yaklaşıyor günden güne. Kimi tabiri caizse sezaryene alınıp erkenden ayrılırken kimi tüm evreleri (çocukluk, gençlik, yaşlılık) tamamlayıp öyle ayrılıyor aramızdan.

Derler ki ebe Azrail, doğum vakti gelince kılıktan kılığa girermiş. Kimini cadılar bayramındaki cadılardan veya gulyabaniden daha ürkütücü bir kılıkta -Allah muhafaza!- karşılarken, kimini beyaz atlı -tercihe göre kara yağız Arap atı- bir prens/prenses (hûri u gılman), kimini ak sakallı, nur yüzlü bir dede/nurdan bir nene, kimini çok sevdiği bir kişi, kimini göresim var ah bir görebilsem, ayağının tozuna yüz sürebilsem dediği bir surete karşılarmış.

Tik tak ilerlerken saat, zaman akıp gitmekte. “Vakit keskin kılıç gibidir.” buyrulmakta. “İnsan kuyunun üzerine hayat denilen gerilmiş ipin üzerinde oturmuş. Gece ve gündüz o hayat ipini biri bir taraftan biri diğer taraftan kesmekte. Tayin edilmiş vakit gelip çatınca, ip bitince dibi boylayan kâfir imiş, boylamayan mümin.” Böyle bir benzetmede bulunur Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu söz için. Hazret-i Pir, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri de bir beytinde şöyle buyurur:

Hin u hin ey râh-rev bîgâh şüd
Âftâb-î ömr sûy-î çâh şüd

Ey yolcu dikkat et! Vakit kalmadı, ömür güneşi kuyuya gitti.

İşte ölüm, kimi için ah vah edeceği bir son, kimi için şehadet şerbetini içerek rabbine kurban olarak rahmet-i Rahman’a kavuşacağı, “Şeb-i Arȗs” denilen düğün gecesi. Necip Fazıl “Tahta At” şirinde ne güzel de söylemiş:

Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var

Şam-ı Şerif II

Önceki içerik

Bugün Ne Diksem?

Sonraki içerik

2 Yorum

  1. Bu aleme doğmak istemek elimizde olsa ne yapardık acaba ? Fakat takdir edilen bir yaşam var. Onu yaşamak için yada yaşamamak için ana rahminde olacağız. Elinize sağlık bu konuyu düşündürdüğünüz için.

  2. son sözü Allah olana bayram ola

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv