“Ey hak yolcusu, eğer idrak sahibiysen Efendimizin buyurduğu şu hadis-i şerife dikkatle bak, üzerinde düşün ve anlamaya çalış:
“Kimin hicreti Allah ve Resülü’ne ise onun hicreti Allah ve Resülü’nedir. Kimin hicreti elde etmek istediği bir dünyalık ya da evleneceği bir kadınaysa onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.“(45. Hikmet, Hikem-i Âtâiyye)
Ataullah El İskenderi Hazretleri, niyetin insanın en hayati meselesi olduğuna dikkat çekmek üzere bizi bu sözle niyet üzerinde düşünmeye ve tefekküre sevk ediyor. İmam Buhari’nin de, meşhur hadis kitabına niyet bahsiyle başlaması, ve en baş da niyetin önemini ortaya koyan bu hadis-i şerifi yazması dikkatleri çeken mühim bir husustur.
Hicret, kişinin herhangi bir şeyden Allah için bedenen veya kalben ayrılıp uzaklaşması, başka bir menzile göç etmesi demektir.
Niyet; aklınla kalbinle ve ruhunla beraber verdiğin bir kararı hiçbir zaman bozmadan, o kararın seni muhakkak amelle buluşturmayı mecbur kılması halidir. Amele sevk etmeyen niyet gerçek olamaz. İnsan yemek yiyeceği vakit hazırlık için doğrulur, niyeti hareketinden görünür. İnsanın niyeti amelinde görünmeli. Nitekim amelin, ‘salih amel’ olması da o ameli yapmaktaki niyete bağlıdır. Bir fiil görünmek için yapıldığında salih amel olarak yazılmaz. Riya olarak yazılır.
Yani ameli ‘salih amel’ yapan şey niyettir. Otomatiğe bağlayıp, âdeten bir şeyleri yapmakla; farkında olarak yaşamak ve yaşarken muhabbet tazelemek arasında fersah fersah fark vardır. Bir insanın niyeti bozulmuyorsa, ameli bozuk görünse de düzelir. Diğer bir deyişle niyet düzelmeden amel de sahih olamaz.
Bazıları “sadece niyetle olmuyor ki, insan bir şeyler de yapmalı” diyor. Aslında SADACE niyetle olur. Biz niyeti belli bir düşüncenin akla gelip gitmesi zannediyoruz, niyet kelimesine yanlış mânâ veriyoruz. Dar ve dağınık düşünmemiz niyeti algılayışımızda da görünüyor. Hayatımızın gidişini veya hayata bakışımızı değiştirecek bir başlangıç, bir hicret gibi değerlendirmiyoruz.
İdealini, hayalini gerçekleştirmek için ömür boyu uğraşan bir insana bile insanlar farklı bakar. O ideali benimsemese, o hayale inanmasa bile onun kararlığına, azmine hayran olur, saygı duyarlar. Allah’a vasıl olmak niyetiyle bir ömür yaşayan, en ufak bir iyiliği önemsemekten vazgeçmeyen, kötülüğü küçük görmeden Allah ile aramı açabilir korkusunu hisseden birine her şeyden önce Allah Teala saygı duyar, öyle kıymet ve itibar verir ki kullarına da sevdiririr, saydırır. Yer gök insan mahlukat ne varsa onu tanır ve sever.
Niyetin mahalli kalptir ve kalp nasıl bir şeydir ki Allah Teala “Hiçbir yere sığmam ama mümin kulumun kalbine sığarım. Beni arayacak olursan o gönüllerde ara.” buyurdu.
Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri, Mesnevi’sinde buyurur ki: “Müminin kalbi Beytullah’tır.” O hâlde O’nu bulmak isteyenler, O’nun evine gitmeli; yani kâmil bir ârifin kalbine girmelidirler. Onun kalbine girmek, rızasını tahsil etmekten kinaye olduğu gibi, Allah’ın müminin kalbinde olması da rızasının o kalpte bulunduğuna işarettir.
Kulun derecesi yükseldikçe idraki artar; idrak arttıkça niyet sağlamlaşır; niyet sağlamlaşınca ameller güzelleşir. Sağlam niyetler sağlam amelleri getirir, Allah muhafaza, çürük niyetler sağlam amelleri bile bozar.
“Müminin niyeti amelinden efdaldir”. Amel; niyetine göre kıymet kazanır. Ama niyet, anlık bir şey düşünüp, sonra niyetini unutarak dağılmak değildir. Bin yıl yaşasa bıkmayacağı, vazgeçmeyeceği bir şeydir niyet. Elbette gaflet edebilir, hata edebilir. Ama o gafletten hiçbir zaman razı değildir. Niyeti buna müsaade etmez. Sırat-ı mustakim üzere olmak niyet ve gayretle bahşedilir.
Niyetin mahalli kalptir dedik. Kalp kabul etmeden evvel bu niyet neredeydi?
Allah’ın ilm-i ledünündeydi. O sebepten niyet amelden efdaldir. Taayünata baktığında yaratılış da öyledir. Henüz yaratması yokken, evvelce Allah’ın yaratmayı murad etmesi vardır. Senin hilkatinin ve aynı zamanda halikının en saf haline ulaşmanın alâmetidir niyet.
Niyetin gerektirdiği bir odaklanma vardır. Odaklanmak bir mesele ile ilgili düşünmek değil, kilitlendiğin hedeften hiç ayrılmamaktır. Esas işini tespit ettikten sonra her şeyi onunla birleştirmek, alâka kurmaktır. Neyde derinleşirsen derinleş her sahada karşına hak çıkar. Her şeyde Hakk’a giden, O’nu bulduracak bir yol vardır arayana..
Hz Mevlana der ki; “Sen çarşıda pazarda ısrarla ve dikkatle birini aradığında diğerlerini görmezsin, bir kitapta bir meseleyi aradığında da sayfaları çevirir başka hiçbir şeyi görmezsin. Şu halde eğer senin Allah’tan gayrı bir niyetin ve maksadın varsa nereye gidersen git kalbin o gaye ile dolu olur. Ve Allah’ı görmezsin.”
Şeyh Nizami der ki her şeyde bakışa göre (niyete göre) hem hüner hem de ayıp vardır. Sen onda ayıbı görme ki hüneri elde etmiş olasın.
İnsan niyetten ibarettir. Bakarken olduğu kadar dinlerken de niyet elzemdir.
Hayatı, kainatı, insanları dinlemeli. İnsan çocuğunu bile Allah ile dinlediğinde o duyuş farklı olur. Sohbet ehli bir zatı dinliyorsanız “bunu nasıl anlamalıyım, duymakla ne yapabilirim” niyetiyle dinlemek gerekir. Sahabe, Resulullah konuştuğunda bu niyetle dinlerdi. Şayet bu niyetle dinlemek olmazsa kendindeki cevher ortaya çıkmaz.
Doğru niyetle dinlemeli, muhakkak insan alacağını alır. Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri buyurur ki, “Oğlum kalbinizi buraya rapt edin, bu posta horozu bile koysalar alacağınız feyzi alırsınız”.

Yorumlar