Sosyal

2. Seans: Filtreler

2

Merhaba, bugün nasılsınız? Psikolojik gündeminizde neler var acaba? Kendinizi inceleme altına aldınız mı?

Geçen seansımızda tuzaklara düşmekten bahsetmiştik. Bugün de, neden gidip gelip aynı tuzaklara düşmeye devam ettiğimizden konuşsak iyi olabilir. İşin ucu ilginç yerlere çıkacak, benden söylemesi.

Önce nesne ilişkileri teorisinden (object relations theory) ve nesne temsili (object representation) ile kendilik temsili (self representation) kavramlarından azıcık bahsedelim. Mâlum, işin bir bilimsel arka planı var. Biraz anlamaya çalışalım. Sonra da bırakalım satırlardaki bilimi, hayatımızın filmine odaklanalım.

Yeni doğmuş bir bebeğin nesnesi annesidir, öğrencinin nesnesi öğretmeni, âşığın nesnesi mâşukudur. Nesne kelimesini en genel manada öznenin psikolojisi ile doğrudan ilişkili, muhatap olunan kişi olarak anlayabiliriz.

Nesne temsili kavramını ise, zihinde o kişi ile ilgili tecrübelerin ve hissi kayıtların birikiminden oluşmuş, öznenin psikolojik olgunluğuna göre şekillenmiş bir temsil olarak anlayabiliriz. Örneğin bir gerçek anne vardır, kanlı canlı, belki eli maşalı, belki saçı süpürge bir şefkat abidesi; bir de çocuğun zihninde kayıtlara geçmiş bir anne temsili vardır. Bilgisayardaki ara yüz gibi, zihnimizde dış dünyanın âdeta sanal bir kopyası oluşur. Anne şöyle bir şeydir, baba şöyle bir şeydir, okul şöyle bir yerdir, nihayetinde dünya şöyle bir yerdir diye, içinde hem bilginin hem de bolca his kaydının bulunduğu temsiller yığınını zihnimizde kodlar, evirir çevirir bir düzene koyarız. Sonra bunları kümeleştiririz, anneye benzeyen şeyler, babaya benzeyen şeyler, okula benzeyen şeyler vs. Bu bizim beynimizin işini kolaylaştırır, anlam vermeyi hızlandırır. Her yeni hadisede, her yeni kişi ile karşılaştığımızda sudan çıkmış balık gibi olmayız, bön bön bakmayız. Zaten çoktan ona benzer bir temsil kayıtlarda vardır, hemencecik neyin ne olduğunu anlayıveririz (!). Ona göre kendimizi, halimizi tavrımızı ayarlamaya çalışırız. İşte dananın kuyruğu burada kopuyor. Şu hızlı anlama mekanizmamızdaki his yüklü temsili objelerin gölgesi, o anda görmekte olduğumuz kişinin/nesnenin hatta hadiselerin üzerine düşebiliyor. Bazen, eğer çok duyarlı olduğumuz bir his tetiklenmişse, bu gölgeler uzuyor koyulaşıyor. Âdeta gözümüzdeki filtreli renkli camlardan hadiselere bakıyor ve anlam veriyoruz. Üstelik burada bir de kendilik temsili kavramı devreye giriyor. Yani kafamızın içindeki âlemde, dünya ve içindeki her şeyin sanal bir kopyası/temsili olduğu gibi, o dünya ve onun içindekilerin karşısındaki “ben”in de bir temsili var. İyi ben, kötü ben, sevilmiş ben, dışlanmış ben, adam yerine konulmamış ben, cezalandırılan ben, affedilen ben, yetersiz ben, iş başarmış ben…

İşte tam burada, kafamızın içindeki âlem ile hakikatin birebir örtüşüp örtüşmediği çoook önemli bir nokta. Öyle ya, eşyanın hakikati sabittir, fakat bizdeki göz ne haldedir?

O müdür var ya o müdür! Hakikaten gıcığın teki mi, yoksa bana mı öyle geliyor?

Birinci deneme: Gıcık canım, basbayağı gıcık, bir değil iki değil kaç etti yaptıkları!

İkinci deneme: Benim otorite temsillerimden gelen, camları lekelenmiş, kahverengi ışık yansıtan filtreler ile görüyor olabilir miyim müdür nesnesini?

Üçüncü deneme: Peki o müdür denen gıcığın karşısında kendilik temsilim ne halde acaba? Vah vaah, hiç iyi kokular gelmedi burnuma şimdi! Gel de sinirlenme, gel de adamın her ettiği batmasın şimdi!

Bir de gidişatı bizim “kabul ettiğimiz”, kafamızın içinde dönüp duran âlemde “haktır” diye onayladıklarımız belirlerken; tuzağa düşmemek, dengeyi bulmak, hakikate isabet etmek biraz zorlaşabiliyor. Sık sık düştüğümüz tuzaklar ise genellikle kişiliğimizi şekillendiren en hassas olduğumuz mevzularda, filtrelerin devreye girmesinden kaynaklanıyor.

Şimdi buradan başka bir yere geçelim, eşhedü en la ilahe illallah!

Haydaa, nereden çıktı şimdi kelimeyi şehadet mi diyorsunuz? Müdür, gölge, filtre falan diyorduk!

Söylemiştim işin ucu ilginç yerlere çıkacak diye. Kelimeyi şehadetin başındaki “eşhedü en la“ya odaklanalım mı?

Benim gördüğüm değil, bana öyle gelen değil; Allah, illa Allah! Zatı ancak kendine malum. Ben ise O’nun hakikatine, ancak ve ancak onun bildirdiği ilimle, o yöntemle, hassas dikkatli bir gözle, o göze sahip, o gözü hal edinmiş âlimlerin peşinde, nefsimden yansıyan filtreli camları kaldırarak yaklaşabilirim. Yoksa gördüğüm, kafamdaki sanal âlemde dönen bir temsilden öteye zor geçer. O ise, benim O’na bilmeden yansıttığım psikolojik kabullerden, eksik sıfatlardan münezzehtir. Subhanallah!

Bu günlük bu kadar olsun mu? Muhabbetle…

Gregor Samsa’nın Kabuğundaki Elmayı Kim Attı?

Sonraki içerik

2 Yorum

  1. Çok çok güzel….

  2. Allah Allah en son pragrafı döndüm bir kez daha okudum.Allahı tanımayı ne güzel ve en doğru şekilde anlatmışsınız.Allah sizden razı olsun

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv