Müzikle, notayla çok hemhal olmamış kimselere bir eserin herhangi bir enstrümanla, ezberden hem de etkileyici bir biçimde çalınması mucize gibi gelebilir. En azından bir zamanlar benim için vaziyet öyleydi.
Fi tarihinde izlediğim bir TV programında, bir abi; elinde tanbur, önünde notalar olmaksızın üstüne bir de hiç hata yapmaksızın, bir eseri beni hayran bırakarak icra etmişti. Tanburun sesinin tesiri bir kenara, bu kimse nasıl oluyordu da 4 dk’lık bir eseri ezberden çalabiliyordu? Nasıl oluyordu da zihnine rapt ettiği bu notaları, sazından böylesine aksettirebiliyordu? Tek bir cevabı olmalıydı bunun: yetenek! Ve ne yalan söyleyeyim, bu abiyi bu üstün yeteneğinden ötürü kıskanmıştım. Ama bir taraftan da bir gün bu imkansızı gerçekleştirmek hayalinin tohumu toprağıma saçılmıştı.
Gel zaman git zaman, kapılar açıldı, imkanlar ikram oldu; o hayalin ve duanın kabulünü görmek nasip oldu. Ezbere bir eser çalabiliyordum artık. Ama nasıl? Mesele öylesine kademeliydi ki, adeta sabır gerektiren bir yolda yürümekti ve beklenen de bu yolda ciddi bir emek sarf etmekti. Anlamıştım, bu öyle yetenek deyip de basitleştirilebilecek bir hadise değildi.
Nota vardı, haneler vardı; bemoller, diyezler, esler vardı. Takip edilmesi gereken bir hız ve usullerle oluşturulan bir sistem vardı. Sonra bu notaları alıp, bambaşka dokunuşlarla yazılı olmayan nağmeler icad eden icracıları anlamak vardı. Tüm bunları birleştirip, bir de sazdan bunu ifade etmek vardı. Bazen bir haneyi (eserlerde her bir satıra verilen isim) onlarca kere dinlemek, bazen sadece 3 notanın olduğu bir süslemeyi anlamak için başa sarmak, bazen eserin sadece küçük bir kesitinden hangi hanesinde olduğunu anlayacak kadar esere vâkıf olmak vardı.
Sabırla dinlenen, analiz edilen, notaları okunan, doğru zamanlamalarla haneleri geçilen, usulüne uygun şekilde notaları yerleştirilen eser artık kabası alınmış sayılıyordu. Üstüne üstadının yaptığı süslemeler, notada yazmayan dokunuşlar eklenerek eser işleniyordu. Ve bu dokunuşlarla bezenmiş işlemenin de kamilen bir icraya dönüşmesi için, tekrar tekrar dinlemek ve tekrar tekrar çalmak gerekiyordu. Öyle bir anda tamamlanmayan bu süreç, süreklilik ve ciddi çalışma ile devir daim ediyordu.
Eskilerin teksif dediği, şimdikilerin kendini bir noktaya tüm gayretin ve niyetinle odaklamak dediği hal işte bir eserin icrasında kişiye böyle öğretiliyordu. Akıl eseri anlamak, öğrenmek ve çözümlemek sürecinde oradaydı. Kulak işittiği şeyin inceliklerini duymak için pür dikkat oradaydı. Göz duyduğu sesin karşılığını notalarda anlamaya çalışıyordu. Bir el perdelerde gezerken diğer el mızrapla tellere dokunuyordu. Beden, o zabt edilmesi zor olan sazı tutmaya çalışıyordu. Ruh, bu esere kendi manasından bir ifade arıyordu. Kalp bu lahuti seslerle ayrı bir ritimde atıyordu. Öylesine bir teksif olmayı, cem olmayı, odaklanmayı, toplanmayı gerektiriyordu ki bu icraat; insan o anki amacından gayrısını göremez, duyamaz, hissedemez bir hal içinde kalıyordu.
Peki yetenek bu işin neresindeydi? Sanılanın aksine yetenek bu süreci yürüten bir etken değil. Yetenek denilen şey kimisinde sürecin içinde ortaya çıkıyor, kimisinde sürecin en başında kendini gösterip kişiyi gayrete sevk ediyor, kimisinde ise başlı başına bu gayreti ve çalışmayı ortaya koymanın kendisi oluyordu.
İnsan kendi kişisel tecrübelerine baktığı vakit, yetenek denilen şeyin süreçteki tesirinin daha az olduğunu; fakat sürekli çalışmanın, düzenli olarak o işle meşgul olmanın, kendini o işe teksif etmenin çok daha önem arz ettiğini fark edecektir. Yani aslında bir eseri çalabilmenin ardında yatan şey tam olarak bu gayret, azim ve düzenli çalışabilme yeteneği desek herhalde yanlış olmaz.
Hani bir hadiste kulun Allah Teâlâ’ya yürüyerek gelmesine mukabil Allah Teâlâ’nın ona koşması zikredilir. Hatta bu hadisle; kulun kendi istidadınca olan adımına mukabil; Allah Teâlâ’nın Allah’ça geliyor oluşuyla, çok daha geniş bir rahmeti, ikramı kuluna sunduğu da söylenir. Bir işle hakkını vererek meşgul olduğumuz vakitler bu hadisteki müjdeye de bizzat şahit olmuşuzdur. Kul elinden gelen gayreti, o işin vicdan terazisinde tarttığı ölçüde hakkını vererek göstermiştir. Bir bakar ki anlayamadığı şeyler anlaşılır kılınmış. Bir bakar ki çalamadığı haneler su gibi mızrabından akıyor. Dolayısıyla bu bahis ile ilgili olarak kulun gayretini yürümesine; yetenek olarak ona ikram edileni de Allah Teâlâ’nın kuluna koşmasına benzeterek bir okuma yapmak da belki mümkündür.
Hicaz peşrev nasıl çalınır? Artık cevabını biliyorsunuz.

Çok güzel bir anlatım, teşekkürler
teşekkürler 🙂
Allah razı olsun, derdime derman oldu bu tefekkürünüz. İnsanın sesinin de bu minvalde bir enstrüman olabileceğini Kur’an-ı Kerim tilavetinde de yeteneğim yok demeden bolca meşk etmek gerektiğini hatıra getirdi.
sizin teveccühünüz de bize derman oldu 🙂
Çok güzel bakış
Gayret ve sa’y ile ben dahi Hicaz peşrev çalabilirim 😍
estağfirullah, sizden hicaz hümayün dinleriz 🙂
offf bazen çok zor geliyor, hatta genelde çok zor geliyor bir şeylerin peşinden yılmadan gitmek..:(
kesinlikle.
tevfiki ilahi refikimiz ola..
Aminnn