Kültürel

Kıtmir

2

Karanlığa taş atmak ya da siz ne derseniz!

Üniversitenin ilk yılı. Kantinde karton bardakta bir acı kahve için sıra bekliyorum. Yan masadaki konuşan kavruk tenli, kalın kaşlı, kadife sesli, yağız delikanlının söylediği cümleler, boş bir evin duvarlarına vurup da geri çarpar gibi dövüyor zihnimi. Etrafında birkaç samimi arkadaşı; sıcak bir muhabbet olduğu her halinden belli.

Bir an göz göze geliyoruz, hemen yönümü dönüyorum. Belli ki boş konuşmuyor. Bir bildiği, bir inancı var.

Ben İslam’a nasıl düşman olunduğunu bile bilmeyen, sadece kulağa hoş geliyor diye imaj sağlamlaştırmaya çalışan acemi bir ateist. O ise İslam’ın en latif bir sözcüsü. İşte böyle düşünüyorum o sese ilk kulak kabarttığımda. Bakmayın ateist dediğime, düpedüz düşmanlık benimkisi, kendi mizacıma hainlik.

“Bu ayağımızı basıp da kibirli kibirli yürüdüğümüz toprak kimin? Ferah ferah aldığımız bu nefes kendi malımız mı? Ya da bir gün terk edip gideceğimiz bu et, kemik, beden bizim mi? Peki senin olmayan mülkte, senin olmayan nefesle senin olmayan bedenle bu ne menem bir başkaldırı cüreti!  Allah’ın kapısını beklemeye sadık bir  Kıtmir kadar hükmümüz olmayacaksa…” 

Tam da o anda içtiğim, tatsız tuzsuz kahve boğazımda kaldı. Üzerinde muktedir olduğumu sandığım nefesi ne alabildim ne verebildim. Yüzüm kim bilir hangi renkte! Kantindeki herkes sırtıma vurmak için yarışıyor. Kalabalığın ortasında her şeyim var ama bir tek nefesim yok. Ha bir de şey var, yan masadan koşup gelen çocuğun Heimlich manevrası yaparak iki harekette hayatımı kurtarması, duvarlarıma vuran cümleleri ve sadık Kıtmir.

Hangisi daha çok hırpaladı beni yahut da benliğimi. Nefesimin kesilmesi mi? Sorular mı? Belki de Kıtmir’in sadakati.

Halbuki ben kuru bir dala tutunup sürüklenmek istiyordum. Hayatımı hem soruları ile hem de manevrası ile kurtaran çocuğun adının Eren olduğunu öğrenmeme ve mezuniyete daha bir kaç yıl  vardı.

Sorular, Kıtmir ve o gün öyle bir gedik açtı ki bana göre asil ama Eren’e göre asi başkaldırımda; aslında neyden ve kimden kaçtığımı bilmeden bir kaçışın içinde dönüyordum. O dönüşlerle başa çıkamadığım her an sığındığım tek yer karanlık ve uyku. Hem nenem ne derdi hep;

“Rüzgarlı günün kuytusu, yağmurlu günün uykusu.”

Uykum var. Dışarıda sert bir rüzgar, sonu fırtına görünüyor. Eli kulağında afat patladı patlayacak. Gözlerimi bir kapatabilirsem berzah ile bağlantı kuracağım ama içimdeki kör neşeler uykularımı kaçırıyor. Düşünceler, sorular, Eren, Ashab-ı Kehf’in sadık köpeği  Kıtmir. Ruhumu tırmalayan bir hayta kedi sanki zaman. Rahmette uyuyup Rahman’da uyanacakmışım meğer.

Gözlerime inen perdeyi aralayabilmek hayli zaman alsa da uyanıyorum. Gözlerimi açtığımda  bir de bakıyorum ki;  gelmiş gelmekte olan. Günaydın. Pencereye vuran her bir yağmur damlasını camdan aşağı ince ince pür neşe süzülürken izliyorum. İkindi ezanı mı bu okunan? Belki de akşamdır. Ezan bugüne kadar, hatta bu uyanışa kadar hiç bu kadar nağmeli gelmemişti kulağıma. Ve sorular… Kendime günaydın dememle bir anda tekrar dirildiler.

Kaçmamalıyım diyorum kendime.  Bu sefer kaçmamak için uyanıyorum. Sorularla barışmak için uyanıyorum.

Bir an acaba kaç yıl uyudum diye geçiriyorum içimden. Telefonun saatine bakıyorum. Telefonun ışığı uyumaktan ve kederlenmekten balon gibi olmuş gözlerimi alıyor. Evet, tarih zemheri kışı gösteriyor. Bilmem kaç saattir uyuyorum ama neyse ki 309 yıl geçmemiş. Zaten benim ne Kıtmir’im var ne de yedi kişiyim. Onlar kaçtı bir mağaraya sığındı. Ben uykulara ve yorganımın altına sığınıyorum. Sadece kaçtığımız şey ortak. Düşmanlık! Fakat benim ki Allah’a düşmanlık! Peki ne haddime?

Bugünden geriye bakınca daha iyi anlıyorum bu sorunun kıymetini.

Modern dünyanın, Ashab-ı Kehf’in zamanından ne farkı var ki?
Zorbalıksa derdimiz zorbalık, Allah’ın ayetlerine düpedüz düşmanlıksa düşmanlık, din değiştir(t)mek için baskı ise derdimiz yahut da zulüm; her türlü kötülüğü, biz kendimize ve insanlığa modern adını yakıştırmış insanlık pekala çok güzel başarmaktayız.

Yalnız, tek bir fark var. Biz modern insanların kaçabileceği bir mağara kalmadı günümüzde. Mağara kalmadı ama çok katlı mağazalarımız var, unutmak için. O yüzden modern insan uykulara ve ortopedik yataklarda, silikon yorganlara ve visko yastıklara sığınır oldu düşünmemek için. İşte her şeyin sebebi de bu; düşünmemek ve sorumlulukları görmezden gelmek.

Halbuki peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Kolaylaştırın zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” Hoşgörü de böyle bir şey değil mi?

Aynı mahallede Müslüman, Yahudi, Hristiyan, Katolik; hatta Rum, muhacir, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Süryani, Dadaş, Acem biz bir mahalle de kavgasız gürültüsüz kardeşçe yaşayabilen insanlardık. Bu fitneyi, İslam düşmanlığını, çıkarıp dünyanın üstüne salan modernlik ve düşmanlık…

Hem Allah’a, hem insanlara düşmanlık etmek ve ötekileştirmek nedir ya hu?

Allah’ın biz insanlara net bir mesajı vardı oysa ki.
Yaşat! Sev! Oku!

İnsanlık, düşmanlığı seçti. Ne trajedi ama.

Eren, ben ve altı arkadaş mezun olduk üniversiteden. Tam da yedi uyuyanlar gibi. Ama bir eksik ile hâlâ görünürde bir Kıtmir’ imiz yoktu. Eren, hâlâ El-Latif’i hakkı ile haykıran bir Müslüman. Ben ise rahmet-i Rahman’a kavuşmuş bir Kıtmir’im görünmeyende. Artık karanlığa taş atmıyorum.

R.T.
Her şey hikayeyken bizde kendi hikayemizin peşine düşmüş bir yolcuyuz.

Muhammedî Nurun Yolculuğu

Sonraki içerik

2 Yorum

  1. Doyamadım yazının tadına ne kadar güzel 👏

    1. teşekkür ederiz 🙂

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv