Âb-ı Hayat

Rahîm Bizi Bekler mi?

0

Allah’ın (c.c) herhangi bir ismi bir zamana tahsis edilemez. Allah için dünya ve âhiret, şimdi ve bir saniye sonrası yoktur. Zaman kavramı kullara göredir. Bu nedenle esmâların da dünya ve âhireti yoktur. Her biri her an tecelli halindedir.

“Rahmân dünyada tüm kullarına, Rahîm ise âhirette mümin kullarına merhamet eden Allah’tır (c.c.).” açıklaması konuyu basit olarak anlamamız için âlimler tarafından düzenlenmiş olmasına rağmen, esmâları anlamaya çalıştığımız bu başlık altında biraz daha incelememiz, üzerinde tefekkür etmemiz gereken bir konudur.

er-Rahmân (c.c.), Allah Teâlâ’nın bu dünya hayatında hikmetini açık bir şekilde ilan etmeden herkese kendi gayreti ile kendisine vâsıl olmaya müsaade ettiği sahadır. Rahmân, insanın kulluğunu, ahlâkını göstermesi için Allah’ın herkese ortak ve eşit imkan sağlamasıdır şeklinde tanımlanmıştı.  er-Rahîm (c.c.) ise kendi başına kulluğunu ve ahlâkını gösterme gayreti ile uğraşan kullarına Allah’ın kendisini bildirmesidir.

Nitekim kulun cüzî iradesiyle kendi kendine bir şeyler yapamadığı, dünya sahnesinden alınıp, yaşamın tamam olduğu o alanın -ahiretin- bir ismi de Rahîm‘dir. Tıpkı anne karnındaki çocuğun hâli gibidir.

er-Rahîm (c.c.) ism-i şerifinin ifade ettiği rahmet, Rahmân‘nın lutfu olarak merhameti ve sevgisi ile var ettiklerinin iradesini iyilik ve güzelliklerden yana kullanıp muhabbet ile kulluk görevlerini yerine getirenlere mükâfat gibi “verdiği” rahmettir.

Denilir ki, Allah’ın kişiye kulluk olarak lutfettiği güzellikleri gören insan, kendi kendine “Ben bunları hak edecek ne yaptım?” diye sorduğunda hâlinin içerisinde bulunduğu nimete denk düşmediğini fark eder. Rabbine “Bunca isyan, hata, kusur içinde yine de duayı, namazı, zikri, fikri, sâlih amelleri sadaka verebilmeyi, bir yetim başı okşayabilmeyi, sağlığı, aile huzurunu lutfettin, ama ben bunları hak etmedim” der ve nimetin kendine yakışmadığını, Allah’ın lutfu olarak gelip onu bulduğunu ve bunun da Rahîm isminin tecellisi olduğunu idrak eder.

Her “an”ı, evvel ve âhiri, kula göre önce ve sonra olanı, dünya ve âhiret kelimelerine indirdiğimizde, dünyada bütün kullarına, âhirette ise mümin kullarına merhamet eden Allah (c.c) açıklamasını farklı bir tefekkür yolculuğuyla daha izleyebiliriz. Yaptığımız her fiilin bir sonraki anın yapılanmasını, yani âhiretini meydana getirdiğini fark ettiğimizde Allah’ın (c.c) serîu’l-hisâb//hesabı çabuk gören sıfatını da anlarız. O zaman görebiliriz ki, kul olmaya çalışarak Rahmân‘ı unutmadan hareket ettiğimizde, rahîmiyet bunun bir sonucu olarak açığa çıkar.

er-Rahmân, Allah’ın (c.c.) rab-kul ilişkisini kabul edenlere rahmetiyle, kabul etmeyip kendilerini rab gören veya bir yaratıcı fikrine tahammül edemeyenlere karşı adâlet ve hikmetiyle muamelede bulunmasıdır. Bu bağlamda diyebiliriz ki insan, iradesini Allah’ın koyduğu sınırlar çerçevesinde hareket ettirirse Rahîm isminin tezahürüyle karşılaşır ve bir çok mükafata ulaşır. Sınırları ihlal ettiğinde de yaptığının durum ve derekesine göre Allah’ın Rahmân sıfatıyla tecelli görmesi, kulluğun gereklerinin aksine davranmasına karşılık cezalandırılması da aynı rahmetin bir tecellisi ve neticesidir. Bu dayanakla yazılmıştır ki; Allah Teâlâ’nın “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadis-i kudsîsi Rahmân değil er-Rahîm (c.c.) isminden kaynaklanan rahmettir. Çünkü er-Rahmân ismi zıtları bir arada yansıtırken (merhamet/gazap, ceza gibi) Rahîm ism-i şerifi sadece merhametten doğan rahmettir.

Âlimler, Rahîm tecellisi, Rahmân‘ın nimetlerinin hakkını verenler tarafından tam olarak görülebilir, derler. Bu ise bizi Bismillahîrrahmanîrrahîm‘e götürür. Allah Teâlâ’nın Rahmân sıfatıyla bize verdiği nimeti yerli yerince kullanabilirsek hemen peşinden Rahîm ismine kavuşabilir bu dünyada cennet hayatının müjdesini alır ve inşallah şu ayete muhatap edilenlerden oluruz; “Şüphesiz “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra istikamet sahibi olarak (dürüst ve) dosdoğru yaşayanlar (var ya), onlar için (ne dünyada ne de ahirette) asla korku (ve keder) yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Ahkâf, 46/13)

Zira cennet bu dünyada tattırılmaya başlayan bir nimettir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur; “İman edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir.”(Bakara, 2/25) Ayet-i kerimedeki cennet nimetlerinin benzerlerinin bu dünyada kullara ikram edildiği ifadesi doğru bir kulluk ile sırat-ı müstakîm üzerinde yürümeye çalışan kulların Rahîm sıfatı ile dünya da karşılaşması olarak okuyabiliriz.

Yakarış…

Ey rahmeti gazabını geçen Rahîm olan Allah’ım, bize bahşettiğin kabiliyet dairesinde razı olduğun şekilde seni anlamayı nasip eyle. Biliriz ki sen -Beni ancak böyle anlamanızdan razıyım- dediğinde bizim kabiliyetimiz, idrakimiz senin rızanı karşılamıyor ise, sen bize indinden razı olacağın hâle ve idrake ulaştıracak bir kabiliyet bahşedersin. Senin güzel isimlerini anlamak, sıratında müstakîm olmak için ise peygamberlerine, onların seni bize tanıtmasına muhtâcız. Şefaatlerini bizlere nasip eyle.

Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin Ve Âdeme ve Nûhin ve İbrâhîme ve Mûsâ ve İsâ ve mâ beynehum min e’n-nebîyyîne ve’l-mürselîn Salâvâtullâhi ve Selâmuhû Tealâ aleyhim ecmaîn.

Birlikte Yaşama Kuralları vol. 659875: Usul Olmak

Önceki içerik

Sera Gazları

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv