Kültürel

Sandık Lekesi

2

Evin ak saçlı, gün görmüş geçirmiş Süreyya Ninesi Hakk’a vasıl olunca, onun ceviz oyma ahşap sandığı da tavan arasına kaldırılmıştı. Unutulmuşluğun ve uçuşan tozların arasında, sinesinde cevher sakladığından bütün ev halkı yirmi yıldır bîhaberdi.

Oysa ki Süreyya teyze her cuma günü sandığın kapağını özenle açar, çeyizine anneciğinin koyduğu dantelleri okşar, telli duvağını rahmetli eşi İhsan amcaya olan tüm hasreti ile koklar, kırmızı atlas kumaş gelinliğini omuzlarından tutup bakar; suzenî işlere sarılı, dedesinden kalma kitaptan bir iki sayfa okur ve gözlerinden inci mercan dökerdi. Cuma gününün bereketini evin çocukları ninelerinden öğrenmişlerdi.

Evin küçük kızı büyüyüp de evlilik yaşına gelince; eh, çeyiz telaşı da kendini gösterince birden tavan arasındaki bohçalar ve ahşap oyma çeyiz sandık düştü hatırlarına.

Süreyya, evin yedi kızının altıncısıydı. Babası hep bir erkek evladım olsun düşüncesinde olunca her doğan kız çocuğuna buruk sevinmiş. Süreyya’nın dedesi oğluna: “Kız evlat göz aydınlığıdır oğlum, rahmettir. Rahmetin hesabına Mevla’m yardım eder. Allah’ı gücendirme.” dermiş de, kime dermiş? Bu kahırla bir gün babası kendi marangozhanesinde kederlenirken, o erkek evlat hasretini ahşaba ince ince işlemek isteği düşmüş yüreğine. Her bir çekiç darbesinde, her bir talaş tozunda, ahşabın yüzüne açılan her bir delikte, her bir oyukta salavat getirmiş Efendimiz’e ve bitmek tükenmek bilmeyen erkek evlat hasretini o sandığa gömmek istermişçesine çalışmış da çalışmış. O sandık tamam olup da meydana çıkınca taliplisi de çok olmuş. Nasıl olmasın ki; işlemesi, sedefleri, mineleri göz dolduruyormuş. Kime niyet kime kısmet diyelim, demiş. Atölyenin bir köşesinde üstünü örtmüşler beyaz örtülerle. 

Gece gündüze sırlanmış, derken bu dünyaya bir Süreyya doğmuş. Süreyya da öyle güzel bir kız çocuğuymuş ki; kıvır kıvır saçları, kapkara kirpikleri, masmavi gözleri ile seven bir daha severmiş. Candanmış. Gel zaman git zaman babasının el ulağı olmuş, zamanla marangozhanede iş bile tutmaya başlamış.

Zamanın işi ne, hızla akıp geçmekten başka. Süreyya serpilip evlilik yaşına gelince marangozhanedeki sandık da gün yüzüne çıkmış. Erkek evlat sevdasının ince ince hapsedildiği sandığa, gülüşü gülden güzel kızı Süreyya’sının çeyizleri yerleştirilirken gözlerinden sicim gibi yaşlar inmiş. Soranlara da “evde toz mu var?” deyip geçiştirmiş. Belki de saçma sapan bir erkek evlat tutkusuna kapıldığı için bu kadar ağlamıştı, kim bilir!

Süreyya teyzenin eşi İhsan amca onu öyle güzel sevmişti öyle güzel sevmişti ki Mecnun Leyla’sını böyle güzel sevmemiştir, demiş bu sevdayı bilenler. Tekbirlerle, salavatlarla baba kapısından Süreyya teyzeyi at üstünde çıkarmışlar. Kırmızı telli duvağı kapkara sülün gibi kirpikleri setrederken incilerle, yakutlarla, sırmalarla işlenmiş, kırmızı atlas kumaştan kaftan gelinliğini seyretmeye gelenin de haddi hesabı yokmuş. Meşhur ceviz sandık da arkadaki  süslü, kınalı rahvan atlarla gelmiş gelin evine.”

Sanki unutulmak, sandığın kaderinde varmış gibi. Yirmi yılın tozunu, unutulmuşluğun burukluğunu bezlerle silerlerken, kalplerde bir eyvah çerağı uyandı. Yıllarca tavan arasında bekledikten sonra sandık, tekrar merhaba demişti gün yüzüne. Süreyya teyze ile İhsan amcanın sevdası, düğünleri, atlas kumaş gelinliği, telli duvağı, rengarenk kanaviçeleri, babasının erkek evlat ateşi ve suzenî kumaşlara sarılmış dedesinden kalan eski kitap, sandık lekesine bulanmıştı sanki. Sandığın başında bekleyen herkes kendi hatıralarına karışmıştı. Suzenî işli kumaşlara sarılmış kitabı ellerine alınca içinden bir fotoğraf düştü. Herkes fotoğrafın çekildiği güne doğru bir yolculuğa çıktı.

Uzun zemheri kış gecelerinin ayazını ısıtırdı Süreyya teyzenin kaynattığı ıhlamur kokusu, sobanın çıtırtısı ve İhsan amcanın hikâyeleri anlatırken çıkardığı ses taklitleri. Sanki sandıktan çıkan fotoğrafın içinden dedeleri ve nineleri çıkıp gelmişti. O günü, ıhlamur kokuları arasında, sobanın etrafında tekrar tekrar yaşıyorlardı. O hikâye tekrardan fısıldanmıştı herkesin kulağına.

“Fatıma Annemiz (r.a.) doğduğunda, kız çocukları nasıl söyleyeyim, ar ederim Allah’ın verdiğine burun kıvırmaktan ama o zamanlar kızı olduğunu öğrenenin yüzlerinin renkleri ayetlerde bile haber verilmiş.

“Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolar yüzü simsiyah kesilir.”Nahl Suresi 16/58 

Buyurmuş Allah Teâlâ Kur’an’da. İşte, Mübarek Annemiz böyle bir dönemde dünyaya teşrif etmiş. O zamanın karanlığı da o illetmiş işte. O dönemde Mekke sokaklarında babacığının elinden tutarak yürümek nasıl güzel bir hasret, nasıl güzel bir onurdur. Nur yumağı, Fatıma Validemiz odaya girdiklerinde Efendimiz (s.a.s.) ayağa kalkarlarmış. Aman Yarabbi bu ne büyük sevda. Bu ne muazzam bir hürmet ve bu nasıl kutlu muhabbettir.

O gönül kapısı, mübarek çağlayan Fatıma Annemiz’in düğün tatlısını babacığı, rahmet ve şefkat pınarı Efendimiz (s.a.s.) kendi pak elleri ile hazır etmiş. Hurmayı yağda bir saat kadar yoğurmuş. Kavurduğu hurmaların üstüne yoğurt ekleyip bütün ashabına tatlıdan ikram etmiş. Kalan bir tabağı da mübarek kızı ve damadı Hz. Ali için ayırmış. Onlar da tam hurma tatlısını yemeğe niyet etmişler ki; kapıları vurulmuş. Bir yoksul: “Üç gündür açım. Bana bir lokma yiyecek verir misiniz?” deyince hurma tatlısını o fakire ikram etmekten geri durmamış bereketin kapısı anamız. Efendimiz’in kulağına ulaşınca bir tabak daha göndermiş. Yine kapı vurulmuş. Bu sefer bir yetim: “Üç gündür açım.” deyivermiş. Fatıma Annemiz tatlıyı o yetime ikram etmekten yine imtina etmemiş. Efendimiz tekrar bir tabak tatlı daha yollamış. Üçüncü gün, tekrar kapı vurulmuş ve bir esir: “Çok açım, yok mudur bir lokmanız?” diye sormuş. O son tabağı da o esire ikram edivermişler biz ne yiyeceğiz derdine düşmeden. Ertesi günü sevgili peygamberimiz İnsan Sûresi 8-11. ayetlerinin vahyedildiğini müjdelemiş, gönülleri inceden inceye tutuşturan mübarek Fatıma Anneciğimize. 

“Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, yetime, esire yedirirler. “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler. Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur, onların yüzüne parlaklık ve neşe verir.” (İnsan Sûresi 8/11)

Aman Yarabbi üç kap tatlı ikramının, Allah katında ki karşılığı nasıl tatlıydı nasıl tatlıydı.”

Fotoğrafın düştüğü kitabın arasında bir kırmızı ip sallanıyordu. Bir de küçük not düşmüştü Süreyya teyzenin dedesinden;

Evlatlarım, “Kişi sevdiği ile beraberdir.” demiş adı güzel kendi güzel görklü peygamberimiz. Onun  izinden gidebilmek, nuruyla nurlana bilmek derdi nasibimizde her daim kaim olsun. Selam ve dua ile. 

Rukiye Ersoy
Her şey hikayeyken bizde kendi hikayemizin peşine düşmüş bir yolcuyuz.

Dil Yarası

Önceki içerik

Bir Güzel, Kemal Batanay

Sonraki içerik

2 Yorum

  1. Harikasın yine

  2. İçimi ısıttın yüreğine sağlık

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir