Kültürel

Uçan Balon

0

“Dünyaya bakmayı aşıp dünyayı görme noktasına ulaştığımızda neye talip olmamız gerektiğini anlarız.”
İsmet Özel

Küçük oğlu uçan balonları çok severdi. Büyük oğlu da severdi de küçük daha çok severdi. En çok da mavi olanı. Okuldan geldiklerinde balonlarla karşılamak istedi çocuklarını. Çiçekçiye girdi. Balonlara baktı. Üç renk balon seçti. Mavi, beyaz ve kırmızı.

Elde avuçta tutmak zordu bu haylaz balonları. Biri bir tarafa biri bir tarafa gidiyordu. Ne zormuş açık havada uçan balon taşımak. Halbuki bir balondan daha hafif ne olabilir ki?

Çarşıdan geçerken herkesin bir elindeki balonlara bir de kendisine bakıp tebessüm ettiğini fark etti. Başıyla selamladı onları, tebessüme tebessümle cevap verdi. İnsanların ne kadar da ihtiyacı var böyle küçücük mutluluklara ve renklere. Her şeyimiz varken mutsuzuz diye içlendi. Üç tanecik balon bile insanların çehrelerindeki gerginlikleri yumuşatıp dudaklarına tebessüm takmaya yetmişti. Düşünmeye devam etti,

İnsanlık belki de artık sadece içten ve samimi bir tebessüm istiyordur. Belki küçücük bir tebessüm, bir baş hareketi, sadece bir “Merhaba” istiyordur.

Sokakları süpüren beyefendilere bir “Kolay gelsin”. Neden olmasın!?

Trafikte yol hakkı sende bile olsa nezaketen sadece kalbini rahatlatmak için yol vermek mesela.

Pazardan çıkmış yaşlı teyzenin poşetlerini taşımak ve tebessüm etmek. Yükü ağır olanın yüküne omuz vermek.

Eteğimize yaklaşan küçük patilere bir dostluk maması olamaz mı? 

Geçen günlerde bir amca alışveriş için gittiği markete ayakkabıları çamurlu olduğundan yerler pislenmesin diye kapıda ayakkabılarını çıkarıp girdi. Bu alışveriş değil mi şimdi? Derdimiz alışveriş olsun ama üç balonla tebessüm almak olsun. Kalplerimizin alış ve verişi olsun. Olmasın mı?

Şu bir anlık tatlı dalgınlık ile elindeki balonlar uçuverdi. Ahh! Çocukları karşılayacak sürprizler kaçıyordu.

Üç renk balon, ipleri birbirine karışmış vaziyette dolanıyordu masmavi gökyüzünde. Ne kadar gidebilirlerdi acaba? Geri dönmelerini falan diledi bir an. Yakalayabilir miydi biraz daha uğraşsa?! Ama yok… Belki de pencere önünde bekleyen bir küçük çocuğa doğru kanatlanıyorlardır. Balonları alırken, çiçekçinin yan vitrininde gözüne takılan elbise geldi birden aklına. Elbisenin kumaşı, eteğinin pilisi ve çiçekleri…

Haylaz balonların ardından dertlenirken bu elbise de nerden gelmişti aklına. Başka başka cihetlerden başka başka düşünceler uçuyordu zihninde şimdi;

Hevâ ve hevesler de bu balonlar gibi değil mi? Bir bakıyorsun varlar, bir bakıyorsun yoklar. Bir bakıyorsun heveslerinin içinde kaybolmuşsun. Sonra bir bakıyorsun o kaybolan sen değilmişsin de heveslerinmiş. “Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik oysa bir tarla idi ekip biçip gidecektik.” diyordu Zarifoğlu. Heves dediğimiz şey, Hz. Musa’nın asasına karşı olan Mısır sihirbazlarının yalancı değnekleri olabilir mi? Hani yılan oluvermişti ya değnekleri. Sonra Hz. Musa’nın asası kocaman bir ejderha olup da yutuvermişti yılanları. Hevâ ve heves, Hakk’ı görünce saklanacak yer arayan sihirbazlar gibi geldi birden.

Uçan balonlardan, küçük mutluluklardan, heveslerden, vitrindeki çiçekli elbiseden Hz. Musa’nın asasına nasıl bu kadar hızlı bir geçiş yaptığına kendi bile şaşırdı. Elindeki son umudu da uçan balonlarla gökyüzüne emanet edip, heveslerini de uçurunca hafiflediğini fark etti. Bir tebessüm de kendi dudaklarına taktı, günü yaşamaya devam etti.

Sezai Karakoç’a rahmetle,

“Allah’a teslim olan, eşyayı teslim alır. “

R.T.
Her şey hikayeyken bizde kendi hikayemizin peşine düşmüş bir yolcuyuz.

Çift Başlı Kartal Efsanesi

Önceki içerik

Yasin Suresi Bize Ne Anlatıyor? (20-27. Ayetler )

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arşiv