Edebi-Tarihi

Dut Yemiş Bülbüle Dönmek

0

Halk diline yerleşen ve genellikle mecaz anlam taşıyan deyimler, ifade gücünü arttırıcı kalıplaşmış kelime öbeği olarak karşımıza çıkarlar. Bunlardan biri de “Ağız dil vermemek” deyimidir. Bu deyim birine küsmek sebebiyle hiç konuşmamak yahut hastalıktan ötürü konuşmaya mecali olmamak anlamlarında kullanılır. Benzer anlama gelen “Dut yemiş bülbüle dönmek” vardır bir de. Konuşkan, neşeli biri olduğu hâlde, içine düştüğü sıkıntılı bir hâlden yahut kederinden ötürü konuşamaz durumda olan kimse için kullanılan bir deyimdir. Peki niye dut yemiş bülbüle benzetme var derseniz, bunu da merak edip araştırdık. Eğer doğruysa meğer bülbüller dut yediklerinde ishal olurlarmış ve bunun neticesinde de göğüs içi basıncını yeterince sağlayamadıklarından ötemez duruma gelirlermiş.

Mesnevî-i Manevî’deki “Tuti (papağan) ile Bakkal” hikâyesini bilenlerimiz bilir. Bu hikâyedeki papağan da dut yememiş ama dayak yemiş. Niye mi dayak yemiş? Çünkü sahibi olan bakkal, dükkânında dökülen gül yağı şişesini görünce bunu papağanının yaptığını sanmış, öfkeye kapılmış ve aslını astarını sorup soruşturmadan eline geçirdiği bir şeyle papağanının kafasına vurmuş. Papağan kel kalmakla birlikte, hak etmediği bu tavır karşısında gönlü incinmiş, çok ağırına gitmiş ve neticesinde sesi soluğu kesilmiş, bütün neşesi kaçmış. Sonra mı ne olmuş? Merak edenler devamını ve detayları kaynağından okuyabilirler.

Gayem hikâye anlatmak değildi. Asıl gayem, uzvumuz olan “dil” ile bilhassa Farsça beyitlerde sıklıkla karşılaştığımız, Farsçada gönül, kalp anlamına gelen “dil”in yazım farkına dikkat çekip sükût ile sekînet arasındaki anlam farkını ortaya koymaktı. Dilin susmasına sükût, gönül anlamındaki “dil”in susup ilahî duyuşa açık hâle gelmesine ise sekînet denirmiş, öyle dinlemiştim bir hocamızdan. Bu iki kelimenin yazım farkına göz atacak olursak, uzvumuz olan “dil”in Osmanlı Türkçesindeki yazımı “dal+ye+lam” harfleriyle دیل şeklindedir. Farsça gönül, kalp anlamındaki “dil”in yazımı da “dal+lam” yani دل şeklindedir. Lisan anlamındaki “dil” için ise Farsçada “zebân” kelimesi kullanılır. Bahsi geçen hikâyemizin devamına da uyabilecek cinsten, bu kelimenin de içinde yer aldığı, yine Mesnevî-i Manevî’de geçen bir beyitte Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle buyurur:

Herki ô ez hemzebânî şüd cüdâ
Bîzebân şüd gerçi dâred sad nevâ

O kimse ki kendi dilini konuşanlardan uzak kaldı; şayet yüz dil bilse de (suspus olur) dilsizdir.

Molla Cami’nin bir beytinde ise gönül kelimesi şu şekilde geçer:

Kâbe bünyâdı Halîl-i Âzerest
Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekberest

Kâbe, Âzer oğlu Halil’in (İbrahim aleyhisselamın) inşa ettiği bir binadır. Gönül ise yüce Allah’ın nazargâhıdır.

Velhasıl söz gümüşse sükût altınmış. Dut yemiş bülbüle dönmeksizin sükût edebilen ve Allah’ın lütfu neticesi inen sekînet hâli ile gönlü suspus olanlardan olabilmek temennisiyle, vesselam.

Bi’ Daha mı Gelicez Dünyaya

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv