Geçtiğimiz Şubat ayında Kıymetli Süheyl Ünver’in vefatının 40. sene-i devriyesi münasebetiyle düzenlenen bir anma programına katıldım. Kendisini talebelerinden, sevenlerinden dinleme imkanı bulduk. Süleymaniye Külliyesi’nin vakur ve sıcak atmosferinin içinde bulunan odalarından birinde gerçekleşen merasimde tatlı hatıraları yankılandı. Programda katılımcılar arasında talebelerinden Beşir Ayvazoğlu, Çiçek Derman, Günseli Kato, Nur Taviloğlu vardı.
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı Coşkun Yılmaz programın açılışındaki konuşmasında; Süheyl Ünver ile ilgili çalışmalar hazırladıklarını, Mart ayı sonlarında Rami Kütüphanesi’nde bir Süheyl Ünver sergisi açacaklarını ifade etti. Ayrıca kitaplarının hazırlandığını ve hatıratlarının da sevenleriyle buluşturulacağının haberini verdi.
Türk İslam Medeniyeti’nin timsali nice şahsiyetler yetişmiştir. Süheyl Ünver de Osmanlı’nın son dönemi Cumhuriyet’in ilk dönemlerine şahitlik etmiş vatansever kültür abidelerindendir. Medeniyetimizin nesillere aktarılması hususunda mihenk taşlarımızdandır. Modernitenin kısıtlayıcı dayatmasına aldırış etmeden kökleriyle bağlarını sıkı tutarak zamanın döngüsünde tarihimizi ayrıştırmadan eserleriyle, duruşuyla biz olgusunu yaşatmaya devam etmiştir.
“Her insanın bir mesleği olmalı, bir de meşgalesi. O meşgale bütün kültürümüzdür” sözüyle Süheyl Ünver talebelerine ve sonraki nesillere ilelebet ilham ve örnek olan bir yaşam sürmüştür. İlim, bilim ve sanatın birbirini tamamlayan bir çok yönüyle alakadar olmuş; gördüğünü, yaşadığını, var olanı, ananesiyle kotarıp yazarak, çizerek, arşivleyerek nesillere miras bırakmıştır.
Programda konuşanlardan Beşir Ayvazoğlu “Süheyl Bey sadece kendisi olarak değil aynı zamanda talebeleriyle de yaşayan ve yaşamaya devam edecek olan bir muhafızdır” sözüyle ve anlattıklarıyla değerlendirmelerde bulunur.
Çiçek Derman Hanımefendi ise hocası Süheyl Ünver ile ilgili hatıralarını şöyle anlatır:
Kendisinin bir sözü vardı “Anma toplantılarını sakın yanma toplantısı yapmayınız, demişti bir vasiyet gibi. Sadece güzel taraflarını anlatın, tebessüme vesile olun, yanma toplantısı olmasın.”
Dr. Süheyl Ünver hocamı 19 yaşında iken tanıdım. Benim hayatımın en büyük lütuflarından biridir. O sene üniversiteyi kazanamadım. Böylece dünyam yıkıldı. Kazandın mı kazanmadın mı diye sormuyorlar hangisini tercih edeceksin diyorlar, o kadar eminler ki. O başarısızlık meğer benim hayatımın en güzel nasibiymiş bana ne kapılar açmış hep şükrederim. Onun için bu yaşıma kadar da hayat felsefem “hayır, olandadır” bunu hep düstur olarak tekrar ettim. Bize kötü gibi şer gibi gelse de seneler sonra onun ne kadar hayırlı bir iş olduğunu anlıyor insan. Yaradana sığınıp olanı edeple kabul etmenin bize düşen bir vazife olduğunu anladım.
Ablam İnci, hocamın öğrencisiydi. Cuma günleri atölyeye gelir tezhip sanatı öğrenirdi. Bir gün ablam ile birlikte dersine gittim. Hocanın hali, konuşma şekli, anlattıkları, gösterdiği eserler böyle mest oldum. Başka bir dünyaya kapı açıldı. Bir kaç hafta sonra Süheyl hocam yanıma yaklaşıp:
-Kızım benim yardımcım ayrılıyor acaba benimle çalışmak ister misin? dediler. Fakat ben lise mezunuyum kendisi Ordinaryüs Profesörü.
-Hocam yapabilir miyim?
-Yaparsın yaparsın kızım ben sana inanıyorum.
Ve başladık, tam 22 ay; o 22 ay bana 22 sene kadar faydalı oldu. Hayatıma yön verdi. Görüşüm değişti, düşüncelerim değişti, İstanbul’u tanıdım, kültürümüzü sanatımızı, ananeler, eski İstanbul tarihi, değerli şahıslar, son derece müstesna bir insanla beraber çalışmanın ne kadar büyük bir lütuf olduğunu her an hatırlamaktayım.
Sanat Tarihi okumaya karar verdim. O zamana kadar doktor, eczacı olacağım derken Sanat Tarihine girdim. Hocamın arzusuyla çalışmaya devam ettim. 64 yılını hem çalışarak hem okuyarak geçirdiğim son derece yoğun ve güzel bir senedir.
Bütün davetlerimizde asla telefon kullanmadan yazıyla mektupla yapardık davetlerimizi. Şahısların isimlerinde zarflar hazırlanır, hocam imzalar, adreslerine yollanırdı. Çok ayıp kızım sakın telefon etme, derdi.
Perşembe günleri gezilerimiz olurdu. Necmeddin Okyay’ı ziyaret ederdik. Halim hocanın bağına gideriz mesela üzüm yemeğe.
Hayatta insan yetiştirmek müstesna bir vazife, Allah’ın bir lütfu ama o hocayı bulmak da nasib meselesi. Güzel bir söz vardır: “İnsan insanın gölgesinde yetişir, o gölgeyi bulabilen kazanır,” Allah nasib etsin.
Talebelerinin hocalarıyla ilgili aktarımları hoş sohbetleriyle salonu sarmıştı. Konuşma Günseli Kato ile şöyle devam ediyordu :
Süheyl Ünver “Beni bana, bana beni hatırlatan tanıtan ve benim yolumu çizen zat-ı muhteremdir.”
Süheyl hocamın yanındayken Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde hayatımın orada olduğunu biliyorum. Oraya gitmek cennete gitmek gibi, her şey var orada evi falan unutuyorsunuz her şeyi unutuyorsunuz. Bizim tasavvuf kültüründe buna hal denir, ben hala o hâlin içerisindeyim.
Tanıştığınız insanlar önemli; seçildiniz ve seçimi siz yaptınız. Hem seçilmek çok önemli hem seçmek.
Süheyl hoca benimle kütüphane çalışmaları yaptı 18 yaşındaydım. Bana kitap dendiği zaman aklıma gelen tek şey Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü beni Kur’an-ı Kerim’le tanıştırdı. Dev boyutta altınla yazılmış besmelesi, yazma bir Kur’an getirdi. Kızım bunlara baka baka çiz; ne çizmesi bakmayı öğrenmem lazım, görmeyi öğrenmem lazım. Bana kitap dendiği zaman o Kur’an-ı Kerim gelir aklıma. Görgünüz sizin yazma eser görmekle başlar. Hayatta ne yapmak istediğinizde eğer içinizde sanatla ilgili bir şeyler varsa o başka bir sanata da dönüşüyor. Sanat sizi sabırla pişiriyor bir yere getiriyor. Sadece bu resimle sanatla değil sizin nereden geldiniz, insan olmanız, kim olmanız, bu dünyaya ne vermeniz gerekiyor. Edep, adap ve aşk hikayesi var ya yakıp geçiyor. Bu sanat aşkıyla Rabbime olan aşkla her an Allah’ı hatırlıyorsun.
Süheyl Ünver gibi kültürünü medeniyete dönüştüren evrensel bir sanat ve bakış açısı kazandıran ustalara minnet ve rahmetle.

Yorumlar