Sosyal

Yandı Gülüm Keten Helva

1

“Türkiye’de Alamancı, yurt dışında yabancı.”

Bu sözü bir zamanın Almanya’sına işçi olarak gidip oraya yerleşen ya da dönen neslin evlatları, torunları olarak duyduk, duyuyoruz. O zamanlar Alamancıların ve  büyük şehirlerde yaşayanların Anadolu’ya akın akın gelişi yaz sezonunun Türkiye’de açılışı gibiydi. Şimdilerde bu bana kültür mozaiği denilen Anadolu’da yapboza ters yerleştirilmiş bir parça gibi gelir. Oranın bir parçası, ama yerine oturmuyor.

Bu insanlar, yurt dışında ve büyük şehirlerde gördükleri ayrımcı tutum ve nefret söylemleri karşısında dik durmaya çalışsalar da bu nefret bazılarının sinelerine sinmiş olur adeta. Bu intibaı bende uyandıran bazı şeyler hatırıma gelince gülerim. Durun hele, anlatıvereyim.

Yazları okul mokul yok tabi, köyde rutin işler olurdu. Sabahleyin erken kalkarsın, inekleri otlağa götürürsün. Eve gel geri, kahvaltını yap, yazmayı sık boğazına -iyi ölmedik valla, niye o kadar sıkı bağlardık bilmem-, efendim Kur’an’dır, cüzdür koy koltuğun altına -belden yukarı olacak, bu yüzden hep bir omzu yukarıda olurdu mektepli veletlerin-, yallah mektebe. Tabi bu mektep yani cami evin yanı başında değil. Yol boyu yürüyoruz. Bizim cânım Anadolu’nun sen bilmezsinciliğiyle meşhur bazı Alamancılarının ve İstanbullularının kapısının önünden de geçiyoruz haliyle. Bize bakıp “Yıl olmuş bilmem kaç, hala bu çocuklar mektep kapılarında ziyan oluyor” diye birbirlerine dertlenir, az sonra da “Mektebe mi? İyi iyi” diye diye ensemizde biterlerdi. Bize göre lüks giyim ve imkanda olmaları kendilerine duydukları güvenin de zeminini oluşturuyordu aslında da o zaman akledip eğriyi doğruyu görecek gözüm yoktu.

Bu Alamancılık ya da büyük şehirlerde yaşamış olmak bazı zihinlere göre medeniyet timsali olmak demekti, o zamanlar çocuk olan benim için de dışlanmışlığın resmiydi. İçten içe aynı ortamda bulunmanın rahatsızlığını yaşar, yine de onların kaç metrelik kumaş olduğunu kestiremezdim. Bir kere Alamanya’nın ya da ne bileyim İstanbul’un, Ankara’nın havasını çekip suyunu içmişsen tamamdın. Gariplerdi. Oturdun mu yanlarına memleketçiliği sana bırakmazlar, bir yandan da tesbih gibi çekerlerdi “Bizim Alamanya’da şöyle, bizim İstanbul’da böyle.”

Neyse efendim bir akşamüstü, aşağıdaki bahçeye inekleri almaya gittim. İçimde bir endişe var. Şehirlilere yakalanacağım. Hem de inekleri getirirken. Ya yanlış bir şey olursa? Allah’ım n’aparım? İnekleri aldım, evin yolunu tuttum. Sen bizim Sarıkız, tam Alamancıların kapısından geçerken pisleyiver. Olacak şey mi allasen? Medeniyet orası, afedersin. Elimden gelse de yer yarılsa içine girsem demiştim.

Aklı ancak nefsî ihtiyaçları düzeyinde olan -ki buna literatürde hayvanî ruh deriz- bir varlığın tabiatına göre normal davranışını sanki ben yapmışım gibi sorumlu tutan bakışları hatırladıkça şaşırıyorum. Oysa karşımızdakiler insandı, bizim köyün adamı denilirdi. Yabancılaşmışız. Küçük bir çocuğa ötekileştirilmeyi farkettirecek kadar hem de.

Şuan belki de hepimizde bir miktar “büyük şehircilik” var. Ruhumuzu, bizi insan kılan şeyi eksilttik kendimizden azar azar.

Hatırlayalım, insanî ruh şu demek aşağı yukarı: İsteyerek, iradesiyle çıkarım yapan; diğer canlılardan aklını kullanmak yönüyle ayrılan.

İnsana insan gibi davranmıyorsak, bir problem var.
Bunu bile isteye yapıyorsak, daha büyük bir problem var.
Bunu bile isteye yapıyor ama yaptığımızın ne anlama geldiğini bilmiyorsak, işte o zaman yandı gülüm keten helva!

Tuğba Tan
Tuğba Tan M.Ü İlahiyat Fakültesi mezunu, öğretmen. İlgi alanları: Türk İslam Edebiyatı, tasavvuf tarihi, dini musiki, köy hayatı ve komşuluk ilişkileri.

Gizli Hazine

Önceki içerik

Felek de Melek de Senin İçin Hazırlanıyor, Ya Sen?

Sonraki içerik

1 Yorum

  1. Ay tezek kokusunu da çok severim. Birden burnuma geldi. Yani ne yiyor bu hayvancağız ot. Afrikada afedersiniz fil dışkısından papirüs yapıyorlar esas medeniyet bu 🙂

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir