Sosyal

Birlikte Yaşama Kuralları vol. 15467: Üç Kulhü Bir Elham-II

0

Önceki yazıda İslamofobi kavramının Müslüman kimliğe yönelik taraflı bir okuma olduğuna ve bu kavramı üretenlerin kendi sahip oldukları olumsuz eğilimleri öteki olarak konumlandırdıkları Müslümanlara yansıttıklarına değinmiştik. Tabi meselenin sadece bir yönü bu. Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne.

Esef duyarak söylemek gerekir ki artan bireyselleşme, ipleri ele alarak sonu gelmez isteklere kolayca erişme olanağı sunduğundan amaca giden her yolu mübah gören bir zihin Müslümanlar için de artık normalleşmiş gözüküyor. Bu durum müminler arasında da “olması gereken” bir ilkeye dönüştüğü için kolaylıkla benimseniyor ya da kabul edilebilir görülerek türlü tavizlere sebebiyet veriyor. Dolayısıyla dışarıdan bir bakışın fobilerine konu olan inanan insanın halleri, dinin vaz ettiği hakikatler açısından karşılık bulmayacak olsa da var olan düzene tâbi olmaya şartlı tutumlar bağlamında aradığı zemini buluyor. Evet, inanan insanların temsil sorunundan söz ediyorum. İslam, ilkede ve uygulamada insanlar için korkulacak bir dünyayı öngörmüyor. Ancak toplumsal süreçler kendi ideallerine çerçeve kazandırırken bunalımlara ve çıkarlar arasında tükenmeye yol açabiliyor.

Şimdi sakince düşünelim. Bizler küreselleşen dünyanın dayattığı islamofobinin sebeplerini ve sonuçlarını içinde bulunduğumuz zamanın değerlerine yedirdiğimiz Müslüman kimliğinin bir getirisi olarak besleyebiliyoruz. Kabullerimiz ve davranışlarımız dinî bir kisve ile sunuluyor olsa da hareket noktasını benliğimizin sınır tanımazlıkla tevekkül sahibi olmak arasına sıkışıp kalmış yönlerinden alıyor. Bir tarafta Müslüman kimliğin son yüzyıllarda yaşadığı sosyal ve siyasal kayıpların getirdiği bocalamalar diğer tarafta yükselen dünyevi çıkar ve kazanç eğilimlerine bir şekilde katılmanın kaçınılmazlığı Müslüman zihni çeşitli açılardan örselemiş gözüküyor. Bu örselenmede en çok temsil sorununu karşımızda buluyoruz. Ancak kişilerin yaşadığı deneyimler ve ürettikleri temsiller bütünü olduğu gibi anlamak açısından tam anlamıyla yeterli değildir.

Buraya bir önceki yazımızda değindiğimiz uyku ve uykusuzluk hallerinden geldik. Aslında böyle bir yazı ortaya koymamın sebebi o uyku duasında dile gelen hakikatler ile aramızdaki mesafeye dikkat çekmekti. Kimliğimize yönelik dışarıdan bir tanımlamanın bizler tarafından bilinçli ya da bilinçsiz kabul edildiğinin farkına varmalıyız. İslamofobi’nin özneleri de nesneleri de bir açıdan tamamlanmaya muhtaç durumdadırlar. Bu yüzden zihnen de sadeleşerek kendimizi Allah’a emanet etmeyi öğrenmeliyiz. Uykunun bile O’na yakınlaştıracak bir vesile olduğunu idrak eden zihnin duruluğunu hatırlamalıyız diye düşünüyorum. Uyku gündelik gerçeği aşkın hakikatlerin açığa çıkabildiği bir alandır. Öyleyse uykumuzun yüzünü gerçeğe çevirmiş bir bilinçle uyanmayı umabiliriz. Böylece “Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.(En’am, 6/79) ayetinin hakikatine mazhar; “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?(Fussilet, 41/33) ayetindeki ilâhî tecelliye nail oluruz. Bunun için yatmadan önce üç kulhü bir elham okuyup ardından tekrarlayalım:

Allah’ım kendimi sana teslim ettim, işlerimi sana havale ettim, Senin azabından korkarak ve cennetini ümid ederek sırtımı sana dayadım. Senin azabından korunmak ancak sana sığınmakla mümkündür. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin Peygambere iman ettim. Allahım! Senin isminle ölür, senin isminle dirilirim.

Rabbim senin isminle yatağıma yattım, yine senin isminle yatağımdan kalkarım. Eğer uykuda canımı alacaksan, bana merhamet edip bağışla! Şayet hayatta bırakacaksan, iyi kullarını muhafaza ettiğin gibi beni de fenalıklardan koru!’

Komşu Teyzeniz

Müsilaj (Deniz Salyası)

Önceki içerik

Avrupa’yı Dize Getiren Hakan “Attila”

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv