Âb-ı Hayat

Dürr-i Yekta

0

Ol rebîu’l-evvel ayı nicesi
On ikinci gece isneyn gecesi
(Aylardan bir Rebiülevvel ayında
On ikinci geceye rastlayan pazartesinde)

Ol gece kim doğdu ol hayru’l-beşer
Ânesi onda neler gördü neler
(Beşerin en hayırlısı olan Hz. Muhammed’in
doğduğu gece annesi neler gödü neler)

Dedi gördüm ol Habîb’in ânesi
Bir aceb nûr kim güneş pervanesi
(O habibin annesi acayip bir nur gördüğünü söyledi.
Öyle bir nur ki güneş onun çevresinde bir pervane)

Süleyman Çelebi bu kısımdan önceki beyitlerde; Muhammedî nurun yaratılışından ve hakikatinden bahsetmiş, Allah Teâlâ’nın Efendimiz’in doğumundan önce yeryüzünü bu doğum hadisesine nasıl hazırladığını anlatmış, gelişinin yaklaştığına dair beliren alametleri bizlere aktarmıştı. Şimdi ise sıra, bütün kâinatın ve içindeki her şeyin yaratılış sebebi olan ve dünya okyanusunda Hz. Âmine gibi bir sedeften doğan Dürr-i Yekta’1nın (s.a.s.) bu âleme teşrifine geldi. Doğmadan önceki hazırlıkları tamamlanan Hz. Peygamber’in heyecanla beklenen doğum anını beraber okuyalım.

Ol rebîu’l-evvel ayı nicesi
On ikinci gece isneyn gecesi

Hz. Peygamber’in dünyamızı şereflendirdiği tarih, hicrî 12 Rebiülevvel’dir. İsneyn kelimesi Arapçada pazartesi demektir. Miladî doğum tarihi ise 20 Nisan 571 Pazartesi günü olarak kayıtlara geçmiştir. Efendimiz’in (s.a.s.) doğumu, Hira mağarasındayken ilk vahyin gelişi, Mekke’den Medine’ye hicreti ve Medine’ye varışı, irtihali hep pazartesi günleri olmuştur. Kâbe’de hakemlik yapıp Hacer’ül-Esved’i yerine koyduğunda da günlerden pazartesiydi. Yine pazartesi günü Bedir Zaferi kazanıldı ve “Bugün size dininizi tamamladım” (Maide, 5/3) ayet-i kerimesi bir pazartesi günü nazil oldu. Neşe ve sevincin, heyecan ve mutluluğun, hüznün ve burukluğun, elem ve kederin tek bir günde olması elbette tesadüfi değildir. Bu gibi hallerde Allah Teâlâ’nın celal ve cemal tecellileri beraber yaşanmaktadır, denilir.

Ol gece kim doğdu ol hayru’l-beşer
Ânesi onda neler gördü neler

Burada da Süleyman Çelebi bizde merak uyandıracak ibareler kullanmaktadır. 12 Rebiülevvel Pazartesi gecesi, insanların en hayırlısı doğarken neler oldu neler, annesi neler gördü neler şeklindeki hitabıyla, bir nevi ilmin hocası olan merak duygusunu harekete geçiriyor. Merak duygusu gayet tabiî ve olumlu bir duygudur. Ancak bu duygumuzu, bize gerekli alanlara yöneltmemiz ve bizlere olumsuz özellikler kazandıracak alanlardan muhafaza etmeye çalışmamız gerekir. Merak edip peşine düştüğümüz mevzunun gerçeklik, iyilik ve işe yararlılık sorgulamaları bize yol gösterici olacaktır. Merak, eğer doğru yerde kullanılırsa çok faydalıdır ve insanın öğrenme şevkini arttırır.

Bu durumda, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” diyen Fahr-i Kainat Efendimiz’in hayatının her anını muhabbetle merak edip araştırmak, bize nasıl bir katkı sağlar? Hz. Peygamber’in doğumu, çocukluğu, gençliği, nübüvvetinin ilanı, Mekke ve Medine dönemleri, savaşlardaki kumandanlığı, dünya ve ahiret liderliği, nasıl bir eş, baba ve dede olduğu gibi meselelerin yanı sıra, fizikî ve ahlâkî özelliklerini öğrenmek biz Müslümanlar için muhabbetin ötesinde elzemdir. Ahiret ile aramızda köprü olan sünnetler bir yaşam biçimidir. Biz O hayru’l-beşerin yani insanların en hayırlısının seçilmiş ümmetiyiz. O’nu öğrenmek ve sözlerini tatbik etmek bizim asil bir Müslüman şahsiyetine sahip olmamızı sağlayacaktır.

Süleyman Çelebi’nin zihnimizde hadiseleri canlandırabilmemiz için Vesiletü’n-Necat isimli eserinde çokça metafor kullanması dikkat çekicidir. Bu metaforlar tesadüfen karşısına çıkmış, gelişigüzel yazılmış kelimeler değildir.

Akıl, kalp ve estetik duyuş Süleyman Çelebi için önemlidir ve eserinin bu bütünlükle incelenmesini ister. Her şey yerli yerinde olduğunda akıl, his, hayal, sezgi ve kalp uyum içerisinde çalışır. Ve bize aktarılmak istenen hakikatler için önemli ipuçları sunulmuş olur. Bu bütünlük sağlandığında şiir bizim için bir kelime dizgisi olmaktan çıkıp mânâların deveran ettiği bir semâya dönüşür. Sizlerden de istediğim Vesilet’ün-Necat‘ı okurken bu semâya katılmanız ve kelimelerin derinliklerine dokunarak mânâyı zihninizde gerçek bir eyleme çevirmeniz, hadiseye nüfuz edebilmenizdir.

Bundan sonraki bölümlerde sık sık metafor içeren beyitlerin olması sebebiyle akıl, kalp ve estetik duyuşa gerek olduğunu düşündüğüm için böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Çünkü bu yaşanılanlar ve burada anlatılanlar gerçektir, hikâye değildir.

Süleyman Çelebi o büyük hadiseye, kutlu doğum anına gelindiğinde şu ifadeleri kullanıyor:

Dedi gördüm ol Habîb’in ânesi
Bir aceb nûr kim güneş pervanesi

Bu beytin ikinci mısraı oldukça dikkat çekicidir. Edebiyatımızın batıya açıldığı 1800’lü yıllarda, dönemin ünlü edebiyatçı ve şairleri bir araya geldikleri bir gün, aralarında bir karar alarak mevlidde kullanılan bazı kelimeleri eski ve anlaşılmaz bulmuşlar ve yeniden yazmak istemişler. Hatta Tevhid ve Nurun İntikali bölümlerini yazmışlar fakat sıra bu beyitteki “Bir acep nur kim güneş pervanesi” mısraına gelince bir benzerini yazamadıkları gibi bu derece muhteşem bir beyit dururken yenisini yazmaya çalışmanın saçma olduğunu anlamışlar. “Bırakın yenisini yazmayı, benzerini bile kaleme almak mümkün değildir!” diyerek bu kararlarından vazgeçmişlerdir.

Hz. Âmine’nin bir nur gördüğünü ve güneşin o nurun çevresinde pervane olduğunu söylediği bu kısımda biraz düşünelim. Yaşanılan o an ile bir ünsiyet kurmaya çalışalım. Bir sonraki yazımızda bu beyit ile beraber sonraki beyitleri incelemeye devam edeceğiz. Herkese hayırlı ramazanlar diliyorum.

1- Dürr-i Yekta: Tek inci

Bir Nefisle Mücadele Hikâyesi: Sanki Yedim Camii

Önceki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arşiv