Sosyal

Sürdürülebilir Gerçeksizlik

1

Vakti zamanında Yörüklerden bir kadın, kasabada yaşayan bir adamla evlenmiş.

Bir gün çarşıya götürmüş kocası. İşlerini görmüşler, eve geri gelmişler. Adam yine çarşıya gideceğinde kadına bir isteği var mı diye sormuş. Kadın adama, hiç yemediği ve ilk defa komşuda gördüğü lokumu kast ederek “Çarşıda satında dört köşe beyaz bi’şey vardı, ondan getiriver,” demiş.

Karısının gerçekte ne istediğini bilmeyen adam söylediği şeyden yola çıkarak çarşıdan bir kalıp beyaz sabun alıp gelmiş. Kadın iştahla almış sabunu eline, yedikçe ağzı köpürmüş yedikçe ağzı köpürmüş. Kocasının şaşkın bakışları arasında elindeki sabunu yemeye devam eden kadın, “Bana bakma adam hapırsam da yiyecem, köpürsem de yiyecem” demiş.

Gerçek tadının ne olduğunu bilmediğimiz sanal beğenilerimiz, sadece görünüşüne bakarak sipariş verdiğimiz e-ticaret ürünleri, maruz bırakıldığımız kıyafetler, dayatıldıkça dilimize yapışan sosyal medya kelimeleri gibi kendimize rağmen sürdürmeye çalıştığımız her şey bana bu hikayeyi anımsatıyor.

İnsan bir tutunma ihtiyacı ile dünyaya gelir, evet. Bağlanma, görülme, sevilme gibi ihtiyaçlar da hepimizin malumu. Ben bunlara bir de hikaye ihtiyacını ekliyorum. Yani aslında ülfet ve sohbet ihtiyacı. İçinde bulunduğumuz metropol hayatı maalesef bu ihtiyaçlarımıza cevap vermekte yetersiz kalıyor ve bizler bu ihtiyaç ağının hayatımızda oluşturduğu boşluğu ekran karşısında doldurmaya çalışıyoruz. Gerçek ilişki kurmanın zorluklarının yanında sanal alemin sağladığı görülme ve hikayeye ulaşma kolaylığı onu bir acil servise dönüştürüyor. Soluğun orada alınışını kısmen anlasam da insanın özüne son derece ters olan bir gerçeksizliğin nasıl da tüm vaktimizi alan bir reele dönüştüğünü anlayamıyorum. Kurallarına uymadığınız anda sizi oyun dışı bırakan sosyal medya tanrıları içerik üretirken kendini tüketen kurbanlar istiyor. Kurbanların hikayelerini yayıcı bir rol üstlenen bizler, yalan söylemeleri ve kurgu hayatlarını gerçek gibi göstermeleri karşılığında çarkın müşterisi olmaya devam ediyoruz.

Saydıklarımın tamamını bir sanal alem üslubu olarak düşünüp olduğu gibi kabul edebiliriz elbette. Fakat bu misyon ve üsluba ait şeylerden pek çoğu ağzımızda köpürüyor. Olması gereken sanarak yemeye, direnmek yerine dayanmaya devam ediyor, bir süre sonra gerçek tadı aramak yerine içinde bulunduğumuz halden razı olmaya başlıyoruz.

Kendine ait bir dili, üslubu olan ve bunu koruyan yaşayışlar genel olarak kültür kelimesi ile özdeşleşirler. Film kültürü, kitap kültürü hatta kahvehane kültürü gibi tabirleri duymuşsunuzdur. Mevzu bir saniyede dinamikleri değişen sanal aleme gelince kültürü oraya yakıştıramıyorum bir türlü. Çünkü kültür benim için mantar gibi orda burada türetilen bir planlı operasyondan ziyade, emekle ortaya çıkan, ahlaklı bir birikimle hasat edilen yaşanmışlıktır. Bir grup insanın sosyal medya kültürüne ayak uyduramayıp dışarda kalmasının nedeninin belki de budur.

Yaşadığımız dünyaya gerçek demek ne kadar doğru elbet tartışılır, fakat yalan dünya sanal dünyadan yeğdir diye düşünüyorum, bilmem siz ne dersiniz?

Huriye Yıldırım
2011'de üniversite eğitimi için İstanbul'a geldi. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ve Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk İslam Edebiyatı tezli yüksek lisans bölümlerinden mezun oldu. Pedagojik Formasyon eğitimi aldı, İbni Haldun Üniversitesi ve İstanbul Yazım Merkezi tarafından yürütülen Kurmaca Eser Editörlüğü programını tamamladı. 2015'ten beri Osmanlı Türkçesi eğitim ve neşri ile uğraşır; metin yazar, düzeltir. Evli, bir çocuk annesi.

Enerjinin Geçmişi

Önceki içerik

Korku ve Ümit Dengesi

Sonraki içerik

1 Yorum

  1. Harika bir anlatım. Teşekkür ederiz.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir