Âb-ı Hayat

Deneyim

0

“Ger Muhammed olmaya idi ayân
Olmayısardı zemîn ü âsumân”
(Eğer Muhammed yaratılmamış olsaydı
yerler ve göklerde olacak değildi.)

“Hem vesîle olduğıyçün ol Resul
Âdem’in Hak tevbesin kıldı kabul”
(Allah Âdem’in tövbesini
Muhammed Mustafa hürmetine kabul etti.)

Kur’an-ı azîmü’ş-şanda “Muhakkak ki, Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin, 95/4) buyrulmaktadır.

Sevgili Efendimiz (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Âdem ise topraktandır.”  Başka bir sözünde ise şöyle söylemiştir: “Allah Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan yaratmıştır. Bu sebeple âdemoğullarının, o toprakların özellikleri sebebiyle, bir kısmı kızıl, bir kısmı beyaz, bir kısmı siyah, bir kısmı da bu renklerin karışımındaki tonlarda; bir kısmı yumuşak, bir kısmı sert, bir kısmı iyi huylu, bir kısmı kötü huylu olarak (çeşitli kabiliyet ve karakterlerde) dünyaya gelmiştir.

İnsanda diğer canlılardan farklı olarak “metakognüsyon (üst biliş) genleri” denilen dört genden bahsedilmektedir. Birincisi var oluş kavramıyla ilgilidir. Kendi var oluşunun farkına varan tek varlık insandır. İnsan dışında yaratılmış hiç bir canlı, “Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını sormaz. İkinci gen, yeniliği aramayla ilgilidir. Bu da kişinin yeni anlamlara, yeni fikirlere ve yeni deneyimlere açık olduğunu ifade eder. Üçüncü genetik program anlamlılıkla alakalıdır. İnsanda, diğer canlılarda olmayan, her şeyin hikmetini araştırmak gibi bir kabiliyet mevcuttur. İnsan, “Neden yaratıldım? Niçin yaşıyorum? Sonsuzluk var mı?” gibi soruları sorarak beynindeki anlamlılık geniyle ilgili programın varlığını ispat eder. Dördüncü gen ise zaman kavramına ilişkindir. Yaratılmışlar içinde bir tek insan geçmişi ve geleceği düşünür. Diğer canlılar sadece anı yaşarlar. Oysa insanda geçmişle ilgili pişmanlıklar, gelecekle ilgili kaygılar çoktur. Yaratıcı tarafından insanlara genel çizgileri belirli sabit bir çerçeve verilmiş, ama çerçevenin içini doldurmak biz insanlara bırakılmıştır. Deneyimlerimizden ders alma, sonrasında ise anlam oluşturma becerisi insana verilmiştir.

Hz. Âdem gerçeğini uzun metrajlı bir filmi seyreder gibi ele almak; O’nu, “anlamlandırma” laboratuvarımızda, kodlarımıza aktarılan bilgilerle hikmetini araştırmak, kendi var oluşumuzun farkındalığı açısından güzel olacaktır. Hz. Âdem’in yaratılışı, yaşamı boyunca Allah Teâlâ tarafından aracısız öğretilen bilgilerle deneyimledikleri, bizim deneyimlerimizde de yol göstericidir. Çünkü genlerimizde onun genleri mevcuttur. Süleyman Çelebi burada Hz. Âdem’in biz evlatlarına örnek olacak bir deneyiminden bahseder ve bir arayış içine girip onu anlamlandırmamızı ister.

Bilindiği gibi Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennetten dünyaya gönderilme hadisesi vardır. Allah Teâlâ Hz. Âdem’e “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, istediğiniz yerinden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.”  (Bakara, 2/35) dedi. Fakat onlar şeytanın söylediklerine aldandılar. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

Derken şeytan, onlara, (gözlerinden örtülerek) gizlenmiş ayıp yerlerini kendilerine göstermek için, (cennet kapısı yanında onlara şöyle) fısıldadı da: “Rabbiniz size, meleklerden olursunuz veya (cennette) ebedî kalanlardan bulunursunuz diye, bu ağaçtan (meyve) yemenizi yasakladı.” dedi. Ardından: “Şüphesiz ben, sizin (iyiliğiniz) için öğüt verenlerdenim.” diye de yemin etti. İşte böylece, ikisini de aldatarak (o yasak meyveden yedirdi ve Allah katındaki mevkilerini) aşağı indirdi. Onlar ağacı(n meyvesini) tattıklarında (bir ceza olarak cennet giysisi soyuldu) ikisinin de edep yerleri açılıverdi ve cennet yaprağı ile oralarını örtmeye başladılar. Rableri de onlara: “Ben, sizin bu ağaçtan (meyve) yemenizi yasaklamadım mı? Şeytan muhakkak ki size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.”  (A’raf, 7/20-22)

Bazı kaynaklarda belirtilir ki, şeytanın hile ile onları aldatmasından sonra Hz. Âdem melekler tarafından Hindistan’ın güneyindeki Seylan Adası’na, Hz. Havva ise Kızıldeniz kenarındaki Cidde şehrinin bulunduğu yere indirilmişti. Cennetin tatlılıklarından, Hak Teâlâ ile muhabbetten ayrı kaldıkları gibi uzun yıllar birbirlerinden de ayrı kalmışlardı. Yıllarca gözyaşı döküp tövbe ve istiğfarda bulundular. Fakat bir türlü affa mazhar olamıyorlardı. En sonunda:

Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan muhakkak biz, ziyana uğrayanlardan oluruz.”  (A’raf, 7-23) diye dua ettiler. Ve Resûl-i Ekrem Efendimiz ‘in (s.a.s.) rûhâniyetine sığınarak affa mazhar oldular. Daha öncede belirttiğimiz üzere Hz. Âdem ilk yaratılıp ruhu bedenine üfürüldüğünde, gözünü açtı ve semâda ilk gördüğü “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedü’r-Resûlullah” cümlesi olmuştu. Dünyadayken semaya yazılı bu cümleyi hatırlamış ve “Ya Rabbi! Muhammed hakkı için beni bağışla” diye dua ettiğinde Allah Teâlâ Sevgili Habîbi hürmetine Hz. Âdem’i bağışlamıştı.

Sonrasında ise Hz. Âdem bir meleğin rehberliğinde Mekke’ye doğru yola çıkarılmıştır. Aynı şekilde Hz. Havva’da yine bir melek eşliğinde yaşamakta olduğu Cidde’den Hz. Âdem’e doğru yola çıkarılmış; Zilhicce’nin dokuzunda, Arefe günü ikindi vakti Arafat’ta buluşmuşlar, gözyaşları içinde tekrar Rablerine istiğfar etmişlerdir.

Rabbimiz, Sevgili Efendimiz (s.a.s.) hürmetine deneyimlerimizdeki hatalarımızdan ötürü bizleri bağışlasın, mahcubiyet ve sevinç gözyaşlarıyla kendisine ve Habîbine kavuşmayı bize nasip etsin. Âmin.

Hz. Ali: Husûsî Dost

Önceki içerik

Zihin Gücü

Sonraki içerik

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv